1985-1991 yılları arasında Çanakkale’de görev yaptım. İşyerime bağlı telsiz istasyonunda nöbetçi olduğum bir gün, ana binayı arayarak, görevli olan arkadaştan, “istasyona öğle yemeği getirecek araçla, bana PİŞMİŞ KELLE mizah dergisi (*) aldırarak yollamasını” rica ettim. Gazete bayii aracın güzergahı üzerindeydi. Görevli “Tamam ağabey, ben şoföre parasını verir, almasını tembihlerim” dedi.
Yemek saati gelmesine rağmen bizim yemek aracı gelmemişti. Çok sonra araç, buz gibi olmuş yemeklerle geldiğinde şoföre “neden bu kadar geciktiğini” sordum.
-“Efendim” dedi, “Çanakkale merkezindeki bütün lokantaları ve sakatatçıları dolaştım, hiç birisinde pişmiş kelle yoktu; bulduğum kelleler de daha yeni temizlenmiş, pişirilmemişti.”
-“Eeee?”
-“Ben de çiğ olduğu için yemeyeceğinizden ve burada da pişirme imkanınız olmadığından dolayı almadım. Şehir merkezine indiğim için de geciktim.”
-“???????”
Bir anda dumura uğramıştım. Acaba görevli, şoföre “Pişmiş Kelle” almasını tembihlerken “mizah dergisi” bölümünü mü atlamıştı, yoksa şoförümüz söyleneni yarım kulakla dinleyip bu bölümü algılayamamış mıydı? Ama zihnini pişmiş kelle sakatatına odakladığından, yapmış olduğu açıklama da çok mantıksaldı. Gerçekten de nöbet tuttuğumuz istasyonda mutfak imkanları mevcut olmadığından, yemekler ana birimden pişirilmiş olarak gönderiliyordu.
Bu anlatma / anlama hatası yüzünden aracımızın güzergah değiştirerek gecikmesine mi, personelimize yedireceğimizin yemeklerin bu nedenle soğumasına mı, yoksa şehir merkezinde bulsaydı şoförümüzün satın alarak getireceği pişmiş kelleyi yemek zorunda kalacağıma mı yanayım bir türlü karar verememiştim. Bu olay, her hatırlayışımda beni tebessüm ettiren hoş bir anıdır.
Bir sonraki yazımda buluşmak üzere hoşçakalın.
NOT (*) : Pişmiş Kelle Dergisi, 80’li ve 90’lı yıllarda Milliyet Gazetesi tarafından haftalık olarak yayımlanan bir mizah dergisiydi.
11 Ocak 2010 Pazartesi
Burak Oktay'ın karikatür sergisi Bursa'daydı

Burak Oktay'ın ilki Kocaeli'de gerçekleşen "4 Yanlış 1 Doğruyu..." adlı karikatür sergisi, Anadolu Karikatürcüler Derneği'nin desteğiyle Bursa'da izleyicilerle buluştu. Öğrencilerin sınav, test, dershane, üniversite ve meslek kaygılarıyla; duvarların arasında gençliklerini ne denli yıprattıklarını mizahi bir dille anlatan genç karikatürist Burak Oktay, başından geçen ve öğrencilerinin anlattığı sıkıntıları mizahi dille izleyiciye aktarmaya çalıştığını belirtti.
Birbirinden başarılı 45 karikatürün yer aldığı sergi açılışında konuşan Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, genç karikatürist Burak Oktay’ı çizimlerinden dolayı kutlayarak, “Toplumun bu denli yetenekli gençlere ve tüm gençlerimizi yakından ilgilendiren üniversite sınavlarını mizahi yoldan eleştiren yorumlara da ihtiyacı var” diye konuştu.
Genç karikatürist Burak Oktay’ın “4 Yanlış 1 Doğruyu…” konulu karikatür sergisi 21 Ocak’a kadar Bursa Konak Kültürevi’nde izlenime açık kalacak.
6 Ocak 2010 Çarşamba
Zincirin eksik halkası ve strateji

Zincirin eksik halkası ve strateji
Toplam Kalite Yönetimi (TKY) konusunda radikal bir yatırım yapmak isteyen iş yerleri, mutlaka ve mutlaka iç müşterilerini (çalışanlarını) motive etmeli, yönetime onların da fikirlerini dahil etmeli ve küçük ödüllendirmelerle (örneğin, arkadaşlarının yanında, başarısından dolayı onu överek veya küçük bir ikramiyeyle taltif ederek) motive etmelidir.
Büyük masraflara girilerek iç müşterilere verilen TKY eğitimlerinden sonra, tamamen dış müşterilere odaklanarak, iç müşteriler sistem dışına itildiği taktirde, elinizde bulunan kalite zincirinin bir baklası eksilecek, bunu onarmaya çalıştığınız taktirde, kopan baklanın yerine yeni bir bakla ekleneceği yerde, iki bakla birbirine iple bağlanarak, geçici bir önlem alınmasına neden olacaktır. Bu, eşittir; kalitenin düşmesi ve dış müşterinin memnuniyetinin sona ermesiyle sonuçlanacaktır. TeKaYe=Hikaye olmasını istemiyorsanız, aman dikkat!
Strateji nedir?
Toplam Kalite Yönetimi konusunda çalışma yapmak isteyen kurumlar ve iş yerleri, öncelikle kendilerine uygun bir strateji belirlemeli ve bu konunun uzmanı olan stratejistlere danışarak, çalışanlarına verecekleri eğitimleri, strateji uzmanının koordinesinde gerçekleştirmelidirler.
28 yıllık değerli dostum, strateji uzmanı sayın Haluk Ünaldı’nın, KOBİ EFOR Dergisi’nin Kasım 2002 sayısında yer alan bir yazısına göre strateji, “başarılı olanı taklit etmek değil, farklı olanı yaratmaktır.” Yani strateji, bir planlama süreci değil, yaratma sürecidir.
Bakınız Ünaldı strateji konusunda daha neler söylüyor ve neler öneriyor:
“Strateji, geleceğe dönük öngörüler yapmak değil, sağlıklı öngörüler doğrultusunda geleceği yönlendirebilmektir.
Strateji, değişime kolaylıkla adapte olabilecek beceriyi geliştirmek değil, değişime liderlik etmektir.
Strateji, bir yarışta en başarılı olmak üzere performansı arttıracak teknikleri geliştirmek değil, kolaylıkla birinci olunabilecek yarışı seçmektir.
Strateji, becerilerimize bağlı olarak girebileceğimiz en iyi üniversiteyi seçmek değil, vizyonumuza uygun üniversiteye girebilmemizi sağlayacak beceriyi geliştirebilmektir.
Strateji, sevdiğimizin bize sadık kalması için yöntemler bulabilmek değil, aynı yöntemleri bizim için bulmak üzere onun, gece gündüz düşünmesini sağlayacak ortamı yaratmaktır.
Strateji, rakip baskısı altında kalındığında, bu baskıdan kurtulacak teknikleri geliştirmek değil, rakibin üzerinde sürekli olarak baskı kurabilecek yöntemleri bulmaktır.
Strateji, bir şirketin kriz ortamında hayatta kalmasını sağlayacak şartları bulmak değil, aynı kriz ortamında rakipler yok olurken, kârını ikiye katlayabilecek yöntemi bulmaktır.
Strateji çok yoğun bir rekabet ortamında, rakiplerden daha başarılı olacak pazarlama yöntemlerini bulmak değil, hiç rekabetin olmadığı bir pazar bulmaktır.
Strateji, Türkiye’nin turizm gelirlerini % 5-10 arttırmak değil, hiç ülke dışına çıkmamış ve çıkmayı da düşünmeyen yabancıları Türkiye’ye getirebilecek ortamı hazırlamaktır.
Strateji, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne on sene sonra nasıl girebileceği konusunda fikir üretmek değil, Avrupa Birliği’nin temsilcilerinin Türkiye’yi birliğe katılmaya ikna etmek üzere, Ankara’da karargâh kurmalarını sağlayabilecek yöntemi bulmaktır.
Strateji, her ne olursa olsun, farklı bir şeyler yaratmak değil, vizyonumuz, misyonumuz ve ilkelerle uyumlu olarak, seçilmiş değerlerimize sadık kalmak üzere başarılı olmaktır.”
Ve, sayın Ünaldı bu konudaki düşüncelerini, “Unutulmamalıdır ki hayat, elimizde hangi kartlar olduğu değil, elimizdeki kartları nasıl oynadığımızdır” diye sonlandırıyor.
Kişisel ve kurumsal gelişime ihtiyacı olanlar, strateji uzmanı Haluk Ünaldı’ya, http://www.paradigmam.com/ veya mailto:halukunaldı@kobi-efor.com.tr elektronik posta adresinden ulaşabilirler.
Sağlıcakla kalın.
Toplam Kalite Yönetimi (TKY) konusunda radikal bir yatırım yapmak isteyen iş yerleri, mutlaka ve mutlaka iç müşterilerini (çalışanlarını) motive etmeli, yönetime onların da fikirlerini dahil etmeli ve küçük ödüllendirmelerle (örneğin, arkadaşlarının yanında, başarısından dolayı onu överek veya küçük bir ikramiyeyle taltif ederek) motive etmelidir.
Büyük masraflara girilerek iç müşterilere verilen TKY eğitimlerinden sonra, tamamen dış müşterilere odaklanarak, iç müşteriler sistem dışına itildiği taktirde, elinizde bulunan kalite zincirinin bir baklası eksilecek, bunu onarmaya çalıştığınız taktirde, kopan baklanın yerine yeni bir bakla ekleneceği yerde, iki bakla birbirine iple bağlanarak, geçici bir önlem alınmasına neden olacaktır. Bu, eşittir; kalitenin düşmesi ve dış müşterinin memnuniyetinin sona ermesiyle sonuçlanacaktır. TeKaYe=Hikaye olmasını istemiyorsanız, aman dikkat!
Strateji nedir?
Toplam Kalite Yönetimi konusunda çalışma yapmak isteyen kurumlar ve iş yerleri, öncelikle kendilerine uygun bir strateji belirlemeli ve bu konunun uzmanı olan stratejistlere danışarak, çalışanlarına verecekleri eğitimleri, strateji uzmanının koordinesinde gerçekleştirmelidirler.
28 yıllık değerli dostum, strateji uzmanı sayın Haluk Ünaldı’nın, KOBİ EFOR Dergisi’nin Kasım 2002 sayısında yer alan bir yazısına göre strateji, “başarılı olanı taklit etmek değil, farklı olanı yaratmaktır.” Yani strateji, bir planlama süreci değil, yaratma sürecidir.
Bakınız Ünaldı strateji konusunda daha neler söylüyor ve neler öneriyor:
“Strateji, geleceğe dönük öngörüler yapmak değil, sağlıklı öngörüler doğrultusunda geleceği yönlendirebilmektir.
Strateji, değişime kolaylıkla adapte olabilecek beceriyi geliştirmek değil, değişime liderlik etmektir.
Strateji, bir yarışta en başarılı olmak üzere performansı arttıracak teknikleri geliştirmek değil, kolaylıkla birinci olunabilecek yarışı seçmektir.
Strateji, becerilerimize bağlı olarak girebileceğimiz en iyi üniversiteyi seçmek değil, vizyonumuza uygun üniversiteye girebilmemizi sağlayacak beceriyi geliştirebilmektir.
Strateji, sevdiğimizin bize sadık kalması için yöntemler bulabilmek değil, aynı yöntemleri bizim için bulmak üzere onun, gece gündüz düşünmesini sağlayacak ortamı yaratmaktır.
Strateji, rakip baskısı altında kalındığında, bu baskıdan kurtulacak teknikleri geliştirmek değil, rakibin üzerinde sürekli olarak baskı kurabilecek yöntemleri bulmaktır.
Strateji, bir şirketin kriz ortamında hayatta kalmasını sağlayacak şartları bulmak değil, aynı kriz ortamında rakipler yok olurken, kârını ikiye katlayabilecek yöntemi bulmaktır.
Strateji çok yoğun bir rekabet ortamında, rakiplerden daha başarılı olacak pazarlama yöntemlerini bulmak değil, hiç rekabetin olmadığı bir pazar bulmaktır.
Strateji, Türkiye’nin turizm gelirlerini % 5-10 arttırmak değil, hiç ülke dışına çıkmamış ve çıkmayı da düşünmeyen yabancıları Türkiye’ye getirebilecek ortamı hazırlamaktır.
Strateji, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne on sene sonra nasıl girebileceği konusunda fikir üretmek değil, Avrupa Birliği’nin temsilcilerinin Türkiye’yi birliğe katılmaya ikna etmek üzere, Ankara’da karargâh kurmalarını sağlayabilecek yöntemi bulmaktır.
Strateji, her ne olursa olsun, farklı bir şeyler yaratmak değil, vizyonumuz, misyonumuz ve ilkelerle uyumlu olarak, seçilmiş değerlerimize sadık kalmak üzere başarılı olmaktır.”
Ve, sayın Ünaldı bu konudaki düşüncelerini, “Unutulmamalıdır ki hayat, elimizde hangi kartlar olduğu değil, elimizdeki kartları nasıl oynadığımızdır” diye sonlandırıyor.
Kişisel ve kurumsal gelişime ihtiyacı olanlar, strateji uzmanı Haluk Ünaldı’ya, http://www.paradigmam.com/ veya mailto:halukunaldı@kobi-efor.com.tr elektronik posta adresinden ulaşabilirler.
Sağlıcakla kalın.
4 Ocak 2010 Pazartesi
"4 Yanlış 1 Doğruyu..." 8 Ocak'ta Bursa'da

Gölcüklü Karikatürist Burak OKTAY'ın "4 Yanlış 1 Doğruyu..." adlı karikatür sergisi bu kez de Bursa'da izleyicilerle buluşacak... Öğrencilerin sınav, test, dershane, üniversite ve meslek gibi duvarların arasında gençliklerini ne denli yıprattıklarını mizahi bir dille içeren sergiye, bilhassa öğreciler, veliler, öğretmenler ve tabi ki tüm karikatür sevenler davetli. 08 Ocak 2010 Cuma günü açılışı yapılacak olan sergi 21 Ocak'a kadar ziyaret edilebilecek. Serginin kendi şehirlerinde de açılmasını talep eden kurum ve kuruluşlar aşağıdaki irtibat bilgileriyle taleplerini bildirebilirler.
Açılış : 08 Ocak 2010 Cuma
Yer : Konak Kültür Merkezi - (Konak mah. Yakut Sk. No:2 Konak-Nilüfer-BURSA)
Süre : 08 Ocak- 21 Ocak 2010
İrtibat Bilgileri : Burak OKTAY E-posta: burakoktay2@hotmail.com
Tel: 0224 452 45 00
Web Site : http://www.komiksanat.com/
Karikatürist Şengöz'ü Kocaeli Büyükşehir Belediyesi çıkartmamış

İzmit Sabancı Kültür Merkezi'nde Fikret Mualla Resim Atölyesi'ni işleten karikatür sanatçısı Muhammet Şengöz'ü buradan Kocaeli Büyükşehir Belediyesi çıkartmamış. Bizim Kocaeli Gazetesi'nde Cemalettin Öztürk imzasıyla yer alan habere göre, İl Kültür Müdürlüğü'ne bağlı olan bu atölyeyi Şengöz kendi isteği ile terk etmiş. Basında yer alan diğer haberler ise spekülasyonmuş. Gazete küpurunda Kocaeli İl Kültür Müdürü Adnan Zamburkan'ın konuyla ilgili açıklaması da net bir şekilde okunabiliyor.
Kocaeli Büyükşehir Belediyesi'nin her zaman sanata ve sanatçıya destek olması dileğiyle, Şengöz'e de başarılar diliyorum.
31 Aralık 2009 Perşembe
Açılım mı, imtiyaz mı?
Açılım mı, imtiyaz mı?
İnsanların ana-babasını ve etnik kökenini tercih etme şansı olmadığı gibi, dünyaya gelip gelmemeyi tercih etme şansları da yoktur. Bir kadın ve erkek evlenir, neslin devamı ve aile bütünlüğünü tamamlamak için çocuk sahibi olmayı tercih ederler. Yani her yeni doğan çocuğun dünyaya gelip gelmeme tercihi ana-babaya aittir. Her doğan çocuk da toplamda 46 olmak üzere, anasından aldığı 23 XX ve babasından aldığı 23 XY kromozomlarıyla, kendisinden önce yaşamış bütün atalarının genetik özelliklerini taşır. Buluğa erdikten sonraki tercihleri, siyasi düşüncesi, eş ve iş tercihi gibi aklınıza gelebilecek bütün tercihler artık kendisine aittir.
Türkiye Cumhuriyeti’nde; Türk milleti ile birlikte Kürt, Çerkez, Laz, Gürcü, Musevi, Ermeni, Rum gibi farklı etnik kökenlere sahip insanlar yaşamakta ve bu insanların oluşturduğu topluma “Türk halkı” denmektedir. Bu devletin sınırları içinde yaşayan tüm insanlar, etnik kökenleri ne olursa olsun eşit haklara sahiptir. Kişi, yeterli eğitim ve diğer aranılan şartları taşıyorsa, Türkiye Cumhuriyeti içinde memur, asker, polis, hakim, savcı, milletvekili ... v.b. her şey olabilir. Kanunlar hiç kimseye “Senin etnik kökenin şu, bundan dolayı sen şu mesleği olamazsın” demez. Nitekim geçmişte olduğu gibi günümüzde de bunun canlı örnekleri vardır. Çevrenize bir bakın, iş arkadaşlarınıza, meclise v.b. yerlere, oralarda her türlü etnik gruptan insan görebilirsiniz.
Şimdiye kadar hiçbir zaman arkadaşlarımı, komşularımı, dostlarımı “Acaba etnik kökeni ne?” diye sorgulamadım; sorgulama ihtiyacı da hissetmedim. Sait Faik’in dediği gibi, hep çevreme “Bir insanı sevmekle başlar her şey!” diye baktım.
Aylardan beri bir türlü ne olduğu açıklanmayan “açılım”ın ne olduğunu başkaları gibi ben de merak ediyorum. Bu açılım; anayasada resmi dili “Türkçe” olarak tanımlanmış, doğuda, güneydoğuda yaşayan sadece Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına ana dillerinde yani “Kürtçe” okuma-yazma hakkı verilmesi midir? Bu, sanki eşit haklara sahip olan bir etnik gruba, diğer etnik gruplardan farklı olarak bir imtiyaz, bir ayrıcalık verilmesi hissi yaratmıyor mu sizlerde de?
İki yıl önce tanıştığım, Fransa’da Renault firmasında çalışan Fransız Leon, bu yıl da Türk eşinin ailesini ziyaret için Türkiye’ye gelmişti; konuyu onunla da konuşup bilgi alış verişinde bulundum. Fransa’da da farklı etnik kökenler mevcutmuş. “Fransa’nın ana dili Fransızca’dır” dedi. “Ancak; her farklı etnik grup, isterse İngilizce, İtalyanca yabancı dil eğitimi alıyormuş gibi, kendi etnik kökenine sahip dil eğitimini de, okuduğu okulda seçmeli ders olarak” alabiliyormuş. Bu hak, Fransa’da yaşayan ve Fransız vatandaşı olan tüm farklı etnik gruplara tanınmış.
Avrupa Birliği’ne girebilmek için harıl harıl çalıştığımız şu günlerde, Türkiye’de mevcut çok renkli etnik farklılıkların hepsine değil de, sadece Kürt kökenli vatandaşlara ana dilinde eğitim hakkı verilecek olmasını, hele hele gerek Osmanlı İmparatorluğu döneminde, gerekse Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması safhasında verdiğimiz Kurtuluş Savaşı’nda, Anadolu’yu işgal eden düşman kuvvetlerine karşı omuz omuza savaşmış, bir devlet, bir millet olmayı kabul etmiş, birbirlerinden kız alıp vermelerle iyice kaynaşarak, akraba olmuş bu toplumda, sadece ve sadece bir tek etnik grubun, kendisini bu devletin hayat damarlarından kopartmaya çalışmasını ve kendilerini farklı görmelerini bir türlü anlayabilmiş değilim.
Anlayabilen varsa, lütfen bana da anlatsın.
İnsanların ana-babasını ve etnik kökenini tercih etme şansı olmadığı gibi, dünyaya gelip gelmemeyi tercih etme şansları da yoktur. Bir kadın ve erkek evlenir, neslin devamı ve aile bütünlüğünü tamamlamak için çocuk sahibi olmayı tercih ederler. Yani her yeni doğan çocuğun dünyaya gelip gelmeme tercihi ana-babaya aittir. Her doğan çocuk da toplamda 46 olmak üzere, anasından aldığı 23 XX ve babasından aldığı 23 XY kromozomlarıyla, kendisinden önce yaşamış bütün atalarının genetik özelliklerini taşır. Buluğa erdikten sonraki tercihleri, siyasi düşüncesi, eş ve iş tercihi gibi aklınıza gelebilecek bütün tercihler artık kendisine aittir.
Türkiye Cumhuriyeti’nde; Türk milleti ile birlikte Kürt, Çerkez, Laz, Gürcü, Musevi, Ermeni, Rum gibi farklı etnik kökenlere sahip insanlar yaşamakta ve bu insanların oluşturduğu topluma “Türk halkı” denmektedir. Bu devletin sınırları içinde yaşayan tüm insanlar, etnik kökenleri ne olursa olsun eşit haklara sahiptir. Kişi, yeterli eğitim ve diğer aranılan şartları taşıyorsa, Türkiye Cumhuriyeti içinde memur, asker, polis, hakim, savcı, milletvekili ... v.b. her şey olabilir. Kanunlar hiç kimseye “Senin etnik kökenin şu, bundan dolayı sen şu mesleği olamazsın” demez. Nitekim geçmişte olduğu gibi günümüzde de bunun canlı örnekleri vardır. Çevrenize bir bakın, iş arkadaşlarınıza, meclise v.b. yerlere, oralarda her türlü etnik gruptan insan görebilirsiniz.
Şimdiye kadar hiçbir zaman arkadaşlarımı, komşularımı, dostlarımı “Acaba etnik kökeni ne?” diye sorgulamadım; sorgulama ihtiyacı da hissetmedim. Sait Faik’in dediği gibi, hep çevreme “Bir insanı sevmekle başlar her şey!” diye baktım.
Aylardan beri bir türlü ne olduğu açıklanmayan “açılım”ın ne olduğunu başkaları gibi ben de merak ediyorum. Bu açılım; anayasada resmi dili “Türkçe” olarak tanımlanmış, doğuda, güneydoğuda yaşayan sadece Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına ana dillerinde yani “Kürtçe” okuma-yazma hakkı verilmesi midir? Bu, sanki eşit haklara sahip olan bir etnik gruba, diğer etnik gruplardan farklı olarak bir imtiyaz, bir ayrıcalık verilmesi hissi yaratmıyor mu sizlerde de?
İki yıl önce tanıştığım, Fransa’da Renault firmasında çalışan Fransız Leon, bu yıl da Türk eşinin ailesini ziyaret için Türkiye’ye gelmişti; konuyu onunla da konuşup bilgi alış verişinde bulundum. Fransa’da da farklı etnik kökenler mevcutmuş. “Fransa’nın ana dili Fransızca’dır” dedi. “Ancak; her farklı etnik grup, isterse İngilizce, İtalyanca yabancı dil eğitimi alıyormuş gibi, kendi etnik kökenine sahip dil eğitimini de, okuduğu okulda seçmeli ders olarak” alabiliyormuş. Bu hak, Fransa’da yaşayan ve Fransız vatandaşı olan tüm farklı etnik gruplara tanınmış.
Avrupa Birliği’ne girebilmek için harıl harıl çalıştığımız şu günlerde, Türkiye’de mevcut çok renkli etnik farklılıkların hepsine değil de, sadece Kürt kökenli vatandaşlara ana dilinde eğitim hakkı verilecek olmasını, hele hele gerek Osmanlı İmparatorluğu döneminde, gerekse Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması safhasında verdiğimiz Kurtuluş Savaşı’nda, Anadolu’yu işgal eden düşman kuvvetlerine karşı omuz omuza savaşmış, bir devlet, bir millet olmayı kabul etmiş, birbirlerinden kız alıp vermelerle iyice kaynaşarak, akraba olmuş bu toplumda, sadece ve sadece bir tek etnik grubun, kendisini bu devletin hayat damarlarından kopartmaya çalışmasını ve kendilerini farklı görmelerini bir türlü anlayabilmiş değilim.
Anlayabilen varsa, lütfen bana da anlatsın.
30 Aralık 2009 Çarşamba
Öksüz Park
Öksüz (!) Park
Değirmendere’de, Hacı Halit Erkut ve Harmantarla Caddelerinin kesiştiği noktada bir çocuk parkı mevcut. Ben bu parka “öksüz park” diyorum. Neden mi?
Atatürk Mahallesi’nde inşa edilen Alkan Sitesi tarafından yürürlükteki İmar ve Belediye Kanunu gereğince belediyeye bırakılan bu arsa üzerinde, 29 Mart 2009 yerel seçimleri öncesinde, Gölcük Belediyesi tarafından apar topar bir çocuk parkı inşa edildi. Zira, seçimden sonra Değirmendere Belediyesi kapanarak işlevini yitirecek, bölgemize de bundan böyle Gölcük Belediyesi bakacaktı.
Sağolsun, seçim öncesi Gölcük Belediye Başkanımız Sayın Mehmet Ellibeş bu arsa üzerine iki salıncak, bir kaydırak, bir mini kamelya ve üç adet bank koydurarak, Atatürk Mahallesi’ndeki çocuklarımızı az da olsa mutlu etti.
Parkın peyzaj çalışmaları devam ederken araya 29 Mart 2009 yerel seçimleri girdi. Gölcük Belediye Başkanı Sayın Ellibeş, mensubu olduğu partiden bir kez daha Gölcük Belediye Başkanı adayı olarak seçimden galip çıktı ancak Değirmendere’nin Atatürk Mahallesi sakinlerine verilen sözler de unutuldu gitti.
Söz konusu çocuk parkında, geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızın elenmiş, ince kumla doldurulan oyun alanında, evinde köpek besleyen bazı duyarsız vatandaşlar köpeklerinin tuvalet ihtiyacını gidermekte, tepesinde azıcık güneş gören yaşlı başlı bayanlar da, bu kumlara ayaklarını gömerek romatizmalarını tedavi etmeye çalışmaktadırlar. Böyle sağlıksız bir ortamda oynayan çocuklarımız ise, potansiyel hastalık riski taşımaktadırlar.
Keza, söz konusu park, aynı zamanda Uğur Mumcu İlköğretim Okulu’nun güzergahı üzerinde kalmakta, parkta oynayan veya kısa bir mola veren çocuklar, okula gitmek veya okuldan evlerine dönmek için Harmantarla Caddesi’nden karşıya geçmek zorunda kalmaktadırlar. Cadde üzerine mecburi hız 30 km. trafik işaret levhası konmuş olmasına rağmen, duyarsız sürücüler tarafından bu caddede, hız limitlerinin çok üzerinde motorlu taşıt sürülmekte, bu cadde adeta yarış pisti gibi kullanılmaktadır. Bir çok çocuk bu nedenle ezilme ve yaralanma tehlikesi geçirmiştir. Bu nedenle cadde üzerine acilen hız kesici yapay kasis monte edilerek, araç sürücüleri hızlarını azaltmaya zorlanmalıdırlar.
Konuyla ilgili olarak Gölcük Belediye Başkanımız Sayın Mehmet Ellibeş’e elektronik posta ile yaptığım başvuruya, başkan tarafından olumlu yanıt verilmiş, “ilgililere gerekli talimatın verildiğini, kendisinin de konunun yakından takipçisi olacağını” belirtmesine rağmen, aradan geçen uzun süre zarfında herhangi bir gelişme olmayınca, konuyu bir kez de Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Çözüm Masası’na iletmiştim. Başvurumu inceleyen Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, UKOME Trafik Dairesi’nden iki görevli göndererek benimle birlikte parkın konumunu ve çocukların okul güzergahını inceleyip, başvurumu haklı ve yerinde görerek, konuyu komisyona götüreceklerini söylediler. Bilahare; Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nce, komisyon onayını müteakip hız kesici yapay kasislerin Fen İşleri Dairesi tarafından Harmantarla Caddesi üzerine monte edileceğini yazılı olarak tarafıma bildirildi. Evcil hayvanlar ve sokak hayvanları tarafından dışkı yapılması nedeniyle, çocuklar için potansiyel hastalık tehlikesi arz eden, oyun aletlerinin zeminindeki kumların, kondisyon aletlerinin zeminindeki gibi çim görünümlü yumuşak plastik kaplama malzeme ile değiştirilmesi işi ile, henüz isim verilmemiş olan çocuk parkına isim tabelası konulması işi ise Kocaeli Büyükşehir Belediye tarafından Gölcük Belediyesi’ne havale edildi.
Halihazırda Değirmendere Atatürk Mahallesi sakinleri, öksüz park diye adlandırdıkları çocuk parkının bir an önce peyzajının yapılarak, isim tabelasının montesini, hastalık yayan zemin kumunun bir an önce değiştirilmesini ve kazalara davetiye çıkaran cadde üzerine hız kesici yapay kasis monte edilmesini dört gözle bekliyorlar. Ve beklerken de diyorlar ki, “Seçilmişler, sadece kendisine oy atanların değil, atmayanların da başkanıdır; her kese ve her kesime eşit hizmet vermek durumundadırlar.”
Benden hatırlatması...
Değirmendere’de, Hacı Halit Erkut ve Harmantarla Caddelerinin kesiştiği noktada bir çocuk parkı mevcut. Ben bu parka “öksüz park” diyorum. Neden mi?
Atatürk Mahallesi’nde inşa edilen Alkan Sitesi tarafından yürürlükteki İmar ve Belediye Kanunu gereğince belediyeye bırakılan bu arsa üzerinde, 29 Mart 2009 yerel seçimleri öncesinde, Gölcük Belediyesi tarafından apar topar bir çocuk parkı inşa edildi. Zira, seçimden sonra Değirmendere Belediyesi kapanarak işlevini yitirecek, bölgemize de bundan böyle Gölcük Belediyesi bakacaktı.
Sağolsun, seçim öncesi Gölcük Belediye Başkanımız Sayın Mehmet Ellibeş bu arsa üzerine iki salıncak, bir kaydırak, bir mini kamelya ve üç adet bank koydurarak, Atatürk Mahallesi’ndeki çocuklarımızı az da olsa mutlu etti.
Parkın peyzaj çalışmaları devam ederken araya 29 Mart 2009 yerel seçimleri girdi. Gölcük Belediye Başkanı Sayın Ellibeş, mensubu olduğu partiden bir kez daha Gölcük Belediye Başkanı adayı olarak seçimden galip çıktı ancak Değirmendere’nin Atatürk Mahallesi sakinlerine verilen sözler de unutuldu gitti.
Söz konusu çocuk parkında, geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızın elenmiş, ince kumla doldurulan oyun alanında, evinde köpek besleyen bazı duyarsız vatandaşlar köpeklerinin tuvalet ihtiyacını gidermekte, tepesinde azıcık güneş gören yaşlı başlı bayanlar da, bu kumlara ayaklarını gömerek romatizmalarını tedavi etmeye çalışmaktadırlar. Böyle sağlıksız bir ortamda oynayan çocuklarımız ise, potansiyel hastalık riski taşımaktadırlar.
Keza, söz konusu park, aynı zamanda Uğur Mumcu İlköğretim Okulu’nun güzergahı üzerinde kalmakta, parkta oynayan veya kısa bir mola veren çocuklar, okula gitmek veya okuldan evlerine dönmek için Harmantarla Caddesi’nden karşıya geçmek zorunda kalmaktadırlar. Cadde üzerine mecburi hız 30 km. trafik işaret levhası konmuş olmasına rağmen, duyarsız sürücüler tarafından bu caddede, hız limitlerinin çok üzerinde motorlu taşıt sürülmekte, bu cadde adeta yarış pisti gibi kullanılmaktadır. Bir çok çocuk bu nedenle ezilme ve yaralanma tehlikesi geçirmiştir. Bu nedenle cadde üzerine acilen hız kesici yapay kasis monte edilerek, araç sürücüleri hızlarını azaltmaya zorlanmalıdırlar.
Konuyla ilgili olarak Gölcük Belediye Başkanımız Sayın Mehmet Ellibeş’e elektronik posta ile yaptığım başvuruya, başkan tarafından olumlu yanıt verilmiş, “ilgililere gerekli talimatın verildiğini, kendisinin de konunun yakından takipçisi olacağını” belirtmesine rağmen, aradan geçen uzun süre zarfında herhangi bir gelişme olmayınca, konuyu bir kez de Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Çözüm Masası’na iletmiştim. Başvurumu inceleyen Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, UKOME Trafik Dairesi’nden iki görevli göndererek benimle birlikte parkın konumunu ve çocukların okul güzergahını inceleyip, başvurumu haklı ve yerinde görerek, konuyu komisyona götüreceklerini söylediler. Bilahare; Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nce, komisyon onayını müteakip hız kesici yapay kasislerin Fen İşleri Dairesi tarafından Harmantarla Caddesi üzerine monte edileceğini yazılı olarak tarafıma bildirildi. Evcil hayvanlar ve sokak hayvanları tarafından dışkı yapılması nedeniyle, çocuklar için potansiyel hastalık tehlikesi arz eden, oyun aletlerinin zeminindeki kumların, kondisyon aletlerinin zeminindeki gibi çim görünümlü yumuşak plastik kaplama malzeme ile değiştirilmesi işi ile, henüz isim verilmemiş olan çocuk parkına isim tabelası konulması işi ise Kocaeli Büyükşehir Belediye tarafından Gölcük Belediyesi’ne havale edildi.
Halihazırda Değirmendere Atatürk Mahallesi sakinleri, öksüz park diye adlandırdıkları çocuk parkının bir an önce peyzajının yapılarak, isim tabelasının montesini, hastalık yayan zemin kumunun bir an önce değiştirilmesini ve kazalara davetiye çıkaran cadde üzerine hız kesici yapay kasis monte edilmesini dört gözle bekliyorlar. Ve beklerken de diyorlar ki, “Seçilmişler, sadece kendisine oy atanların değil, atmayanların da başkanıdır; her kese ve her kesime eşit hizmet vermek durumundadırlar.”
Benden hatırlatması...
Olur böyle vakalar...
Olur böyle vakalar...
Bugün sizlere gerçekten yaşanmış dört polisiye olay anlatacağım. İlk iki olay yaygın basında yer aldı; isimleri bende saklı son iki olay ise bölgemizde meydana geldi.
Saçlarındaki kepek sorunu nedeniyle sürekli hep aynı marka kepek önleyici şampuanı kullanan bir komiserimiz, bir süre sonra saçlarında tekrar ve aşırı kepeklenme başlayınca içine bir kurt düşer; kullandığı şampuanın kimyasal analizini yaptırdığında, içeriğinin şampuanla bir ilgisi olmadığını tespit ettirir. Bunun üzerine ürünü aldığı satıcıdan toptancının adres ve kimlik bilgilerini alarak takibe başlar. Sonuçta; merdiven altı tabir edilen izbe bir bodrum katında sahte şampuan üreterek haksız kazanç sağlayan bir çeteyi çökertir.
İkinci olayda ise; deniz kenarında kepçeyle deniz anası yakalayan bir kişi, oradan geçmekte olan sivil giyimli bir polis memurunun dikkatini çeker. Kim olduğunu açıklamadan onunla konuşmaya başlar ve bu kadar çok deniz anasını ne yapacağını sorar. Birilerinin deniz analarına balıktan bile daha yüksek ücret verdiğini, bu nedenle deniz anası topladığını ve bu deniz analarını o şahıslara satacağı yanıtını alır. Adamın yanından uzaklaşan polis memuru, uzaktan takibe başlar. Bolca deniz anası toplayan şahıs, işi bitip de sahilden uzaklaşırken, polis memurumuz da fark ettirmeden bu şahsın peşine düşer. Sonuçta; gene merdiven altı tabir edilen bir bodrum katında, bu deniz analarını ürettikleri kaşar peynirlerinin içine katan ve hem halkın sağlığıyla oynayan hem de haksız kazanç elde eden bir çete daha çökertilir.
Üçüncü olayda; eski bürokratlarımızdan birisinin aracına Yalova’da bir araç çarpar ve alkollü olan sürücüsü kaçar. Çarpma sonucu bürokratımıza ait aracın arka tekerleklerinden birisi deforme olur. Bürokratımızın yanına bir araçla 30’lu yaşlarda iki genç gelir. Yardım teklif ederler; araçtaki eşyaları kendi araçlarına taşırlar, yağmur altında, yamulan lastiği düzeltirler, üstleri başları çamur olur. Bürokratımızın aracını yakınlardaki bir lastikçiye götürerek lastiğin değiştirilmesini sağlarlar. Emekli bürokratımız bu yardımsever gençlerin yaptığı iyiliğin altında kalmak istemediği için onlara emeklerinin karşılığını ödemek ister. İşte o zaman gençler Yalova Emniyeti Asayiş Büro’da görevli Polis Memuru olduklarını açıklarlar ve “Biz zor durumda gördüğümüz bir vatandaşımıza yardım ederek, görevimizi yaptık” derler. Tteşekkür eden bürokratımızın, memurların gösterdikleri bu duyarlılık karşısında gözleri yaşarmıştır. Bu arada mutlu haber de gelir, araca çarpıp kaçan alkollü sürücü de Gölcük’de yakalanmıştır. Gerisi artık teferruattır.
Dördüncü olayda ise; İzmit’in tanınmış iş adamlarından birisinin oğlu Trafik Şube’ye çağırılarak spor aracının aşırı hız yapmaktan bağlanacağı, yani trafikten men edileceği tebliğ edilir. Oysa araç, hız yaptığı söylenen tarih ve saatte, kaporta ve boya işi için sanayidedir; hem de yaklaşık bir haftadan beri. İtiraz edip hız yapan aracın kendi araçları olmadığını, araçlarının boya ve kaporta işi için sanayide olması nedeniyle bunun zaten mümkün olamayacağını, mutlaka bir karışıklık olmuş olabileceğini belirtseler de bir türlü dertlerini anlatamazlar. Geçen üzücü ve sıkıntılı saatler sonunda, gerçekten de aşırı hız yapan spor aracın, bu iş adamımızın oğluna ait olmadığı, bu araca benzeyen bir başka araçla karıştırıldığı ortaya çıkar. İş adamımız ve ailesinden yapılan hata için özür de dilenmez. Onlar da üzüldükleriyle kalırlar.
Evet, burası Türkiye. Kimin, nasıl, nerede, ne şekilde ilginç bir polisiye olayla karşılaşabileceği hiç belli olmaz. Kimi olay ilk üç örnekteki gibi toplumumuzun yüzünü güldürür, kimi olay ise son örnekte olduğu gibi bireyleri üzebilir.
Hani derler ya; “Allah ne hastaneye düşürsün, ne de hastaneleri başımızdan eksik etsin.” İşte öyle yani. Anladınız siz şimdi benim ne demek istediğimi.
Bugün sizlere gerçekten yaşanmış dört polisiye olay anlatacağım. İlk iki olay yaygın basında yer aldı; isimleri bende saklı son iki olay ise bölgemizde meydana geldi.
Saçlarındaki kepek sorunu nedeniyle sürekli hep aynı marka kepek önleyici şampuanı kullanan bir komiserimiz, bir süre sonra saçlarında tekrar ve aşırı kepeklenme başlayınca içine bir kurt düşer; kullandığı şampuanın kimyasal analizini yaptırdığında, içeriğinin şampuanla bir ilgisi olmadığını tespit ettirir. Bunun üzerine ürünü aldığı satıcıdan toptancının adres ve kimlik bilgilerini alarak takibe başlar. Sonuçta; merdiven altı tabir edilen izbe bir bodrum katında sahte şampuan üreterek haksız kazanç sağlayan bir çeteyi çökertir.
İkinci olayda ise; deniz kenarında kepçeyle deniz anası yakalayan bir kişi, oradan geçmekte olan sivil giyimli bir polis memurunun dikkatini çeker. Kim olduğunu açıklamadan onunla konuşmaya başlar ve bu kadar çok deniz anasını ne yapacağını sorar. Birilerinin deniz analarına balıktan bile daha yüksek ücret verdiğini, bu nedenle deniz anası topladığını ve bu deniz analarını o şahıslara satacağı yanıtını alır. Adamın yanından uzaklaşan polis memuru, uzaktan takibe başlar. Bolca deniz anası toplayan şahıs, işi bitip de sahilden uzaklaşırken, polis memurumuz da fark ettirmeden bu şahsın peşine düşer. Sonuçta; gene merdiven altı tabir edilen bir bodrum katında, bu deniz analarını ürettikleri kaşar peynirlerinin içine katan ve hem halkın sağlığıyla oynayan hem de haksız kazanç elde eden bir çete daha çökertilir.
Üçüncü olayda; eski bürokratlarımızdan birisinin aracına Yalova’da bir araç çarpar ve alkollü olan sürücüsü kaçar. Çarpma sonucu bürokratımıza ait aracın arka tekerleklerinden birisi deforme olur. Bürokratımızın yanına bir araçla 30’lu yaşlarda iki genç gelir. Yardım teklif ederler; araçtaki eşyaları kendi araçlarına taşırlar, yağmur altında, yamulan lastiği düzeltirler, üstleri başları çamur olur. Bürokratımızın aracını yakınlardaki bir lastikçiye götürerek lastiğin değiştirilmesini sağlarlar. Emekli bürokratımız bu yardımsever gençlerin yaptığı iyiliğin altında kalmak istemediği için onlara emeklerinin karşılığını ödemek ister. İşte o zaman gençler Yalova Emniyeti Asayiş Büro’da görevli Polis Memuru olduklarını açıklarlar ve “Biz zor durumda gördüğümüz bir vatandaşımıza yardım ederek, görevimizi yaptık” derler. Tteşekkür eden bürokratımızın, memurların gösterdikleri bu duyarlılık karşısında gözleri yaşarmıştır. Bu arada mutlu haber de gelir, araca çarpıp kaçan alkollü sürücü de Gölcük’de yakalanmıştır. Gerisi artık teferruattır.
Dördüncü olayda ise; İzmit’in tanınmış iş adamlarından birisinin oğlu Trafik Şube’ye çağırılarak spor aracının aşırı hız yapmaktan bağlanacağı, yani trafikten men edileceği tebliğ edilir. Oysa araç, hız yaptığı söylenen tarih ve saatte, kaporta ve boya işi için sanayidedir; hem de yaklaşık bir haftadan beri. İtiraz edip hız yapan aracın kendi araçları olmadığını, araçlarının boya ve kaporta işi için sanayide olması nedeniyle bunun zaten mümkün olamayacağını, mutlaka bir karışıklık olmuş olabileceğini belirtseler de bir türlü dertlerini anlatamazlar. Geçen üzücü ve sıkıntılı saatler sonunda, gerçekten de aşırı hız yapan spor aracın, bu iş adamımızın oğluna ait olmadığı, bu araca benzeyen bir başka araçla karıştırıldığı ortaya çıkar. İş adamımız ve ailesinden yapılan hata için özür de dilenmez. Onlar da üzüldükleriyle kalırlar.
Evet, burası Türkiye. Kimin, nasıl, nerede, ne şekilde ilginç bir polisiye olayla karşılaşabileceği hiç belli olmaz. Kimi olay ilk üç örnekteki gibi toplumumuzun yüzünü güldürür, kimi olay ise son örnekte olduğu gibi bireyleri üzebilir.
Hani derler ya; “Allah ne hastaneye düşürsün, ne de hastaneleri başımızdan eksik etsin.” İşte öyle yani. Anladınız siz şimdi benim ne demek istediğimi.
Geçiş Üstünlüğü
Geçiş Üstünlüğü
Bundan kısa bir süre önce, yaygın basında bir haber yer aldı. Bir vatandaşımız, fenalaşan annesini özel aracıyla hastaneye götürürken, yolda trafik polisleri tarafından durdurulur ve hız limitlerini aştığı için kendisine trafik cezası yazılmak istenir. Vatandaş durumu izah edince trafik polisi önce ceza kesmez, araca yol verir. Ancak daha sonra arkasından aracın plakasına ceza keserek adrese tebligat gönderir.
Vatandaş da, cezanın kesildiği tarih ve saatte annesini götürdüğü hastaneden hasta giriş ve muayene kayıtlarını alarak, kendisine yazılan trafik cezasının iptali için bir dilekçe ile o bölgenin Sulh Ceza Mahkemesi’ne başvurur.
Hastane kayıtlarını inceleyen Sulh Ceza Mahkemesi, trafik cezasını iptal eder. Gerekçe çok açıktır: 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunu, hasta ve yaralı taşıyan ambulanslar ile özel araçlara geçiş üstünlüğü vermiştir. Yani, vatandaşımızın hasta taşıyan özel aracının kanuna göre geçiş üstünlüğü varken, kendisine haksız yere trafik cezası yazılmıştır.
Gerçekte, her ülkenin trafik kanunu, ülke sınırları içinde hasta ve yaralı taşıyan ambulans ve özel araçlara bu geçiş üstünlüğünü tanımıştır. Öyleyse sorun, ya kanun uygulayıcıların kasıtlı hareket etmelerinden ya da eksik uygulamalarından kaynaklanmaktadır.
Bundan yıllar önce, ismi bende saklı İzmirli ünlü bir kalp cerrahı, Amerika Birleşik Devletleri’nin bir eyaletinde, özel bir hastanede görev yapmaktayken, Türkiye’den ziyaretine gelen annesini bir süre yanında ağırlar. Sayılı gün çabuk geçer. Uçağın hareket günü geldiğinde, biraz gecikirler. Doktorumuz annesi Türkiye’ye hareket edecek uçağını kaçırmasın diye hız limitlerini aşar. Bir süre sonra, eyalet polisinin kontrol noktasından geçerken aracı durdurulur ve radar cihazıyla hız limitini aştığı, bu nedenle kendisine ceza kesileceği tebliğ edilir.
Doktorumuz kontrol noktasında durmadan önce annesine arka koltuğa yatarak gözlerini kapatmasını ve hiç ses çıkarmamasını tembihlemiştir. Eyalet trafik polisine arka koltukta yatan hastanın annesi olduğunu, kendisinin de ... hastanesinde kalp cerrahı olduğunu, rahatsızlanan annesini hastaneye yetiştirmek için bilerek hız limitlerini aştığını söyler ve ... hastanesinin kendisi adına düzenlediği kimlik kartını yetkili polis memuruna gösterir.
Amerika Birleşik Devletleri Trafik Kanunu’nda da hasta ve yaralı taşıyan özel araçların geçiş üstünlüğü olduğu için, görevli derhal doktorun aracına yol verir. Rahat bir nefes alan ünlü cerrahımız annesini havaalanına yetiştirerek Türkiye’ye hareket edecek uçağa bindirir. Uçağın hareketinden sonra da görev yaptığı ... hastanesine gider.
Hastanenin kapısında kardiyoloji personeliyle birlikte baş hekim doktorumuzu beklemektedir. Eyalet polisinin kendilerini telsizle arayarak, doktorun hasta annesini hastaneye getirdiğini rapor ettiklerini, bu nedenle hastane olarak derhal gerekli acil önlemleri aldıklarını belirtir ve doktora hasta annesinin nerede olduğunu sorar. Doktorumuz baş hekime annesinin hasta olmadığını söyleyerek, uçağı kaçırmaması için böyle bir yola başvurduğunu anlatır. Bir vatandaş olarak böyle yanlış bir hareket yapmaması gerektiğini ikaz eden baş hekim, derhal o eyaletin adli mercilerini arayarak suç duyurusunda bulunur. Sonuçta, hız limitlerini aştığı için 1000 Amerikan Doları gibi bir ceza ödeyecek olan kalp cerrahı, yapılan mahkeme sonucunda, yalan söyleyerek görevlileri kandırdığı için bu rakamın on katını ceza olarak ödemek zorunda kaldığı gibi, görev yaptığı hastanede de itibarı sarsılır.
Türkiye’de yaşanan olayda, görevli memur eğer telsiz ile hastane polisine ulaşıp olayın doğru olup olmadığını teyit etseydi, ceza yazmasına gerek kalmayacak, vatandaşımız da hakkını aramak için mahkemenin yolunu tutmayacaktı. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki olayda ise, trafik memurunun insan hayatına ne kadar değer verdiğine şahit olduğumuz gibi, aynı zamanda diğer kamu görevlilerinin, böyle yanlış bir davranışta “oh oh iyi yapmışsın” demeyip, yanlış davranışı adli mercilere bildirdiğine ve oradaki adli mercilerin de vatandaşın ihbarına değer vererek, arkasında kasıt aramadan doğrudan ciddiye aldığını anlıyoruz.
Amerika Birleşik Devletleri’nden emekli olduktan sonra Türkiye’ye dönüp İzmir’e yerleşen kalp cerrahımız hâlâ yaşıyorsa ömrü bol ve sağlıklı olsun. Esen kalın.
Bundan kısa bir süre önce, yaygın basında bir haber yer aldı. Bir vatandaşımız, fenalaşan annesini özel aracıyla hastaneye götürürken, yolda trafik polisleri tarafından durdurulur ve hız limitlerini aştığı için kendisine trafik cezası yazılmak istenir. Vatandaş durumu izah edince trafik polisi önce ceza kesmez, araca yol verir. Ancak daha sonra arkasından aracın plakasına ceza keserek adrese tebligat gönderir.
Vatandaş da, cezanın kesildiği tarih ve saatte annesini götürdüğü hastaneden hasta giriş ve muayene kayıtlarını alarak, kendisine yazılan trafik cezasının iptali için bir dilekçe ile o bölgenin Sulh Ceza Mahkemesi’ne başvurur.
Hastane kayıtlarını inceleyen Sulh Ceza Mahkemesi, trafik cezasını iptal eder. Gerekçe çok açıktır: 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunu, hasta ve yaralı taşıyan ambulanslar ile özel araçlara geçiş üstünlüğü vermiştir. Yani, vatandaşımızın hasta taşıyan özel aracının kanuna göre geçiş üstünlüğü varken, kendisine haksız yere trafik cezası yazılmıştır.
Gerçekte, her ülkenin trafik kanunu, ülke sınırları içinde hasta ve yaralı taşıyan ambulans ve özel araçlara bu geçiş üstünlüğünü tanımıştır. Öyleyse sorun, ya kanun uygulayıcıların kasıtlı hareket etmelerinden ya da eksik uygulamalarından kaynaklanmaktadır.
Bundan yıllar önce, ismi bende saklı İzmirli ünlü bir kalp cerrahı, Amerika Birleşik Devletleri’nin bir eyaletinde, özel bir hastanede görev yapmaktayken, Türkiye’den ziyaretine gelen annesini bir süre yanında ağırlar. Sayılı gün çabuk geçer. Uçağın hareket günü geldiğinde, biraz gecikirler. Doktorumuz annesi Türkiye’ye hareket edecek uçağını kaçırmasın diye hız limitlerini aşar. Bir süre sonra, eyalet polisinin kontrol noktasından geçerken aracı durdurulur ve radar cihazıyla hız limitini aştığı, bu nedenle kendisine ceza kesileceği tebliğ edilir.
Doktorumuz kontrol noktasında durmadan önce annesine arka koltuğa yatarak gözlerini kapatmasını ve hiç ses çıkarmamasını tembihlemiştir. Eyalet trafik polisine arka koltukta yatan hastanın annesi olduğunu, kendisinin de ... hastanesinde kalp cerrahı olduğunu, rahatsızlanan annesini hastaneye yetiştirmek için bilerek hız limitlerini aştığını söyler ve ... hastanesinin kendisi adına düzenlediği kimlik kartını yetkili polis memuruna gösterir.
Amerika Birleşik Devletleri Trafik Kanunu’nda da hasta ve yaralı taşıyan özel araçların geçiş üstünlüğü olduğu için, görevli derhal doktorun aracına yol verir. Rahat bir nefes alan ünlü cerrahımız annesini havaalanına yetiştirerek Türkiye’ye hareket edecek uçağa bindirir. Uçağın hareketinden sonra da görev yaptığı ... hastanesine gider.
Hastanenin kapısında kardiyoloji personeliyle birlikte baş hekim doktorumuzu beklemektedir. Eyalet polisinin kendilerini telsizle arayarak, doktorun hasta annesini hastaneye getirdiğini rapor ettiklerini, bu nedenle hastane olarak derhal gerekli acil önlemleri aldıklarını belirtir ve doktora hasta annesinin nerede olduğunu sorar. Doktorumuz baş hekime annesinin hasta olmadığını söyleyerek, uçağı kaçırmaması için böyle bir yola başvurduğunu anlatır. Bir vatandaş olarak böyle yanlış bir hareket yapmaması gerektiğini ikaz eden baş hekim, derhal o eyaletin adli mercilerini arayarak suç duyurusunda bulunur. Sonuçta, hız limitlerini aştığı için 1000 Amerikan Doları gibi bir ceza ödeyecek olan kalp cerrahı, yapılan mahkeme sonucunda, yalan söyleyerek görevlileri kandırdığı için bu rakamın on katını ceza olarak ödemek zorunda kaldığı gibi, görev yaptığı hastanede de itibarı sarsılır.
Türkiye’de yaşanan olayda, görevli memur eğer telsiz ile hastane polisine ulaşıp olayın doğru olup olmadığını teyit etseydi, ceza yazmasına gerek kalmayacak, vatandaşımız da hakkını aramak için mahkemenin yolunu tutmayacaktı. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki olayda ise, trafik memurunun insan hayatına ne kadar değer verdiğine şahit olduğumuz gibi, aynı zamanda diğer kamu görevlilerinin, böyle yanlış bir davranışta “oh oh iyi yapmışsın” demeyip, yanlış davranışı adli mercilere bildirdiğine ve oradaki adli mercilerin de vatandaşın ihbarına değer vererek, arkasında kasıt aramadan doğrudan ciddiye aldığını anlıyoruz.
Amerika Birleşik Devletleri’nden emekli olduktan sonra Türkiye’ye dönüp İzmir’e yerleşen kalp cerrahımız hâlâ yaşıyorsa ömrü bol ve sağlıklı olsun. Esen kalın.
18 Kasım 2009 Çarşamba
Kanayan Yara "Sevr"
Kanayan Yara "Sevr"
Fransa Meclisi Başkanlık Divanı, Sosyalist Parti’nin meclise sunduğu “Ermeni soykırımını inkarı suç sayan yasa teklifi”ni, Ekim 2006 ayı içinde yazar Orhan Pamuk’a verdiği Nobel ödülü ile birlikte oy çokluğuyla kabul etmişti. Nedense batı, özellikle de Fransa sürekli olarak “Ermeni soykırımı” konusunda diretmekte, durmadan sönmekte olan külleri tekrar tekrar tutuşturmaktadır. Oysa gerek Türkiye’nin, gerekse Ermenistan’ın tarihçilerinin birlikte gerçekleştirecekleri ortak bir çalışma, bu konuda doğru ya da yanlış bilinen bir çok gerçeği gün yüzüne çıkartacaktır.
Bilindiği gibi, 1 nci Dünya Savaşı sonunda karşımızda olan İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, A.B.D. ve Sırbistan’dan oluşan İtilaf Devletleri temsilcileri ile Osmanlı İmparatorluğu temsilcileri, sözde barış ve antlaşma için Fransa’nın Sevres kentinde toplanmışlar ve Türk milletinin imha fermanı olan Sevr Antlaşması’nı Osmanlı İmparatorluğu’na imzalatmışlardır. Prematüre doğan ve ardından da hemen ölen bu antlaşmaya onu imzalatanlar ve imzalayanlar inanmadığı gibi, milletimiz de hiçbir zaman inanmamıştır. Bu antlaşma, milletin vicdanında ve bir çok aydında uyandırdığı tepkiler nedeniyle, milli hareketi ve direnme gücünü besleyen itici bir kuvvet olmuştur. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, ister prematüre, isterse ölü doğsun, 433 maddelik Sevr Antlaşması, günümüzde tekrar hortlatılmaya çalışılmaktadır.
Sevr’in bir maddesine göre; Osmanlı İmparatorluğu toprakları, İstanbul çevresi ile İç Anadolu’nun bazı bölgeleri ile sınırlı kalacaktır. Bu madde, Türk topraklarının resmen işgalini kapsamakta ve milletin yaşama hakkını bile elinden alınmaktadır. Bu maddenin günümüze yansıması ise şöyledir : Yunanistan’ın halen devam etmekte olan bir “Megalo İdea”sı (büyük ideali) vardır. Özetle bu ideal, “İstanbul başta olmak üzere, Trakya’yı, Doğu ve Batı Karadeniz’i, Ege Bölgesi’ni Yunan sınırlarına katmak”tır. Buna bağlı olarak da, Ege karasuları, kıt’a sahanlığı, Kıbrıs sorunu oynanan oyunun bir parçasıdır. Asıl oyun ise son zamanlarda sahnelenmekte olup, Ege ve Marmara Bölgeleri başta olmak üzere Doğu ve Güneydoğu Bölgelerimizde yüzlerce dönümlük arazilerimiz, yabancılar tarafından satın alınmaktadır.
Gene Sevr’in bir maddesi der ki; Trakya ve Çatalca batısındaki topraklar, ayrıca İzmir, İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada Yunanistan’a bırakılacaktır. Bu maddenin, yukarıdaki değerlendirmelere ilave olarak günümüze yansıması ise şöyledir : Trakya’da, Yunanistan ve Bulgaristan’daki Türk azınlıklara dil, din, eğitim-öğretim, seçme ve seçilme hakkı, ticaret özgürlüğü gibi konularda korkunç baskılar yapılmakta, milletin öz benliği unutturulmak istenmektedir. Sevr’de sadece İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada’nın adı geçmektedir. Günümüzde buna bir de Kıbrıs eklenmiştir. 1955 sonrasında başlatılan Kıbrıs sorununun da sonu gelmiş gibidir. 1912’de Girit nasıl elimizden çıktıysa, Kıbrıs’ta da aynı oyun oynanmış ve Kıbrıs kaybedilmiştir. Yakın gelecekte bu kirli oyunlar mutlaka Gökçeada ve Bozcaada üzerinde de oynanacaktır.
Sevr’in bir diğer maddesine göre ise, Doğu Anadolu’nun kuzey bölgesinde bir Ermenistan devleti kurulacaktır. Sevr ile beraber Ermenistan devleti zaten kurulmuş ve kurulduğu günden beri ipleri Avrupa’nın elinde olmak kaydıyla, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı bin bir türlü oyunlar tezgahlamış, özellikle ASALA terör örgütünü Türkiye’ye ve Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomatlarına musallat etmiştir. Antlaşmanın bir başka maddesi ise Güneydoğu Anadolu’da bir “Kürdistan” devleti kurulmasını kapsamaktadır. Büyük Ortadoğu Projesi adı altında başlatılan çalışmalar ve kamuoyunun maddelerini parça parça öğrendiği ilginç açılım projeleriyle neredeyse bu da gerçekleşmek üzeredir. İtilaf devletlerinin günümüzdeki mirasçıları adeta, “Böl, parçala ve yönet” taktiğini uygulamaya çalışmaktadırlar.
Genel bir değerlendirme yaparsak, Sevr’e bağlı olarak kapitülasyonların yeniden yürürlüğe girmesi, ordunun terhis edilmesi, devlet gelirlerinin hemen hepsinin galip devletlere verilmesi, azınlıklara tanınan olağanüstü haklar ve pek çokları ile toplam 433 maddelik Sevr Antlaşması, tam bir ölüm fermanıdır.
Hele kapitülasyon, bir ülke yurttaşlarının zararına olarak, yabancılara verilen ayrıcalık haklarıdır. Yani yerleşme, seyahat etme, ticaret yapma, din eğitimi, kilise özgürlüğü v.b. gibi.
Bu yazımızın asıl konusu, Fransa’nın direttiği “Ermeni soykırımını tanımayanlara hapis cezası” verilmesi olduğundan, Sevr Antlaşması’ndan tekrar Ermeni olaylarına geri dönüyorum.
Batı’nın ve özellikle Fransa’nın kol kanat gerdiği Ermeni soykırımı iddiaları, bazı Avrupa devletleri ve Ermeniler tarafından sık sık gündeme getirilerek dünya kamuoyunun dikkati bu yöne çekilmeye çalışılmaktadır. Oysa ki, gerçekte Ermeniler, tüm Hıristiyan azınlıklar gibi Osmanlı sınırları içinde rahat ve huzur içinde yaşamaktaydılar ve bugün de Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde aynı şekilde yaşamaya devam etmekte, geçmişte olduğu gibi bugün de tarım, sanayi, ithalat ve ihracatı ellerinde bulundurmaktadırlar. Geçmişte olduğu gibi bugün de en güzel semtlerde oturmaya devam etmektedirler.
Ancak, Osmanlı döneminde bazı gözü dönmüş Ermeni liderleri, komitacılar ve bunların oluşturdukları parti temsilcileri, ütopik hayallerden kendilerini bir türlü kurtaramayan Ermeni gençliğinin beyinlerini bin bir çeşit yalanla yıkadıklarından, günümüzde yaşayan Ermeni gençlerinin bir çoğu da bu iddiaların doğru olduğuna inanmakta ve soykırım iddialarını sık sık gündeme getirerek Fransa gibi devletlerden destek almaktadırlar.
1 nci Dünya Savaşı’nda, 1917 yılında Doğu Cephesi’nde yedek subay olarak Osmanlı Ordusu’nda görev yapan ve tarihimizin son 100 yılına ışık tutan “Tek Adam (Atatürk)”, “İkinci Adam (İnönü)”, “Enver Paşa” ve “Suyu Arayan Adam” gibi başlıca önemli eserlerini sayabileceğimiz Şevket Süreyya Aydemir’in, “Suyu Arayan Adam” adlı eserinde, Ermeni soykırım iddialarına karşı en gerçekçi yanıtlar verilmektedir.
Aşağıdaki bölümler, Şevket Süreyya Aydemir’in “Suyu Arayan Adam” adlı eserinden özet olarak alınmıştır :
“Çar orduları dağıldı. Ancak onun yerine Rus ordularının silahlarına konan Ermeni birlikleri karşımıza çıktı. Böylece askeri savaşın tüm kuralları ortadan kalkmış oldu. Ermeni çeteler, işgal ettikleri yerlerde Türk halkını işkenceyle öldürüyorlardı. Aramızdaki savaş değil, bir kör döğüş, aman bilmez bir boğazlaşmaydı...”
1917 yılının Şubat ayı gelir, çatar. Osmanlı ordusu Erzurum yönünde ileri harekata geçer. Şevket Süreyya Aydemir devam eder :
“İleri harekat geliştikçe, karşılaştığımız manzaralar kış şartlarının kahrını bile arka plana atıyordu. Ermeni komitacılarının yaptıkları bir vahşet haline gelmişti. Erzurum yolu üzerindeki Evreni Köyü’nde kadın, erkek, çoluk-çocuk, tüm köy halkı öldürülmekle kalmamış, vücutları parçalanarak, kasap dükkanlarında olduğu gibi çengellere, çivilere asılmıştı. Cinis Köyü girişinde ise, tüm köy halkını ayakta sanki bizi bekliyorlarmış gibi gördük. Ancak bunlar bir ölü kafilesiydi. Köye gireceğimiz yolda, çoluk-çocuk birbirlerine sokulmuş halde süngülenmişler, dayanılmaz soğuk altında kaskatı donmuşlar ve öylece kalmışlardı...”
Osmanlı ordusu Erzurum’a varmıştır :
“Erzurum’da kan ve vahşet çılgınlığı son haddine ulaşır. Yalnız Gürcükapısı’nda 3.000 civarında ceset, odun istifi gibi yığılmış, aralarına yığının bozulup yıkılmaması için boylarına, cüsselerine göre çocuk cesetleri sıkıştırılmıştı...”
“Suyu Arayan Adam” adlı eserde olaylar zinciri bu şekilde sürüp gitmektedir. Şevket Süreyya Aydemir, düşüncelerini şöyle bağlar:
“... Öyle sanıyorum ki, 1 nci Dünya Harbi içindeki Türk - Ermeni boğuşması, insanlık tarihinin unutulması daha iyi olacak bir sayfasıdır. Bunları sonsuza kadar geçmişe gömmek daha doğru olacaktır.
Ermeni baskınlarını birebir yaşayan ve şu anda hayatta olmayan yaşlılardan dinlediğim anılarda ise, Osmanlı Devleti içinde yaşayan Ermeni asıllı vatandaşların komşuları olan Türkler ve Kürtlerle çok iyi geçindiklerini, baskına gelen Ermenilerin Osmanlı topraklarında değil, Rusya’da yaşayan Ermeniler olduklarını, bazı yabancı devletlerin kışkırtmasıyla Anadolu topraklarında yaşayan Osmanlı vatandaşlarını Türk, Kürt, Ermeni ayırımı yapmadan katlederek kaos ortamı yarattıklarını öğrenip “Rusya’dan gelen Ermeniler, niye Osmanlı topraklarında yaşayan kendi soydaşlarını, yani Osmanlı Ermenilerini de öldürdüler?” diye sorduğumda, Rusya üzerinden gelen Ermenilerin, Osmanlı’da yaşayan Ermenileri “Sizler artık Türkleştiniz, bizden çıktınız” diye katlederek öldürdüklerini hayretler içinde öğrendim.
Tüm bu olumsuz olaylara karşın, doğup büyüdüğü, ekmeğini yiyip suyunu içtiği topraklara ihanet etmeyen Osmanlı Ermenileri de vardı. Tıpkı Balıkesirli Araştırmacı-Yazar Aydın Ayhan’ın, aslen Giresunlu olan ama savaş sonrası İvrindi’ye yerleştiği için “İvrindili Ali Çavuş” olarak tanınan eniştesinin anılarında anlattığı Osmanlı Ordusu’nun Ermeni asıllı tabibi gibi. Osmanlı Ordusu’nda tabip olarak görev yapan Ermeni asıllı bir yedek subay, son nefesini Ali Çavuş’un kollarında verirken “Çavuş, sakın ben gayrimüslimim diye beni ayrı yere gömmeyin, öldüğümde beni arkadaşlarınızın yanına defnedin” der. Evet, bu doktor gibi birçok Ermeni, Rum ve Musevi Osmanlı vatandaşımız, ekmeğini yedikleri, suyunu içtikleri bu topraklara ihanet etmemiş, Kurtuluş Savaşı’nda canlarını seve seve feda etmişlerdir. Bu da ayrı bir gerçektir ve kesinlikle göz ardı edilmemelidir. Nitekim, günümüzde Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içinde ikamet eden ve T.C. vatandaşı olan bir çok gayrimüslim vatandaşımız vardır. Her Türk vatandaşı gibi devletine karşı olan sorumluluklarını da yerine getirmekte, bugünkü Ermenistan’ın “soykırım” iddialarını da desteklememektedirler. Keza, benim de yakından tanıyıp, sevdiğim Ermeni asıllı arkadaşlarım da vardır. Onları bu konunun dışında tutuyorum.
Evet, Şevket Süreyya Aydemir’in anılarını anlattığı “Suyu Arayan Adam” adlı eserindeki bütün olaylar hazin olmasına rağmen gerçektir. Ermenilerin iddialarının aksine, aslında onların Türklere, hatta Kürtlere ve Osmanlı Ermenilerine karşı bir soykırım uyguladıklarını belgelemektedir ve bu gerçek soykırım, dış devletler tarafından kışkırtılan ve Rusya üzerinden gelen Ermeni azınlığı tarafından gerçekleştirilmiştir. Bugün karşımızda Avrupa tarafından açıkça korunan, Azerbaycan’ın ve fanatik Ermenilerin tüm itirazlarına rağmen, futbol müsabakalarıyla geçmişi unutturmaya çalışan (ya da çalışıyor gibi gözüken) bir Ermenistan devleti vardır.
Avrupa devletleri, kanayan yarayı kaşıyarak daha fazla kanatmaya çalışmaktadırlar. Türkiye’de din özgürlüğü ve çeşitli dinlere mensup eğitim veren okullar, ruhban okulları, kiliseler, ibadet özgürlüğü ve daha niceleri bulunmasına rağmen din üzerinden siyaset yapılmakta, ekümeniklik, Rum ve Ermeni yandaşlığı ve yardakçılığı desteklenmektedir.
Şevket Süreyya Aydemir’in yazdığı gibi çok zor da olsa geçmişi unutalım ama, geleceğin de bizlere neler getireceğini veya bizlerden neler götüreceğini çok iyi hesaplayalım. Avrupa devletlerinin ve Fransa’nın aba altından sopa göstererek Avrupa Birliği (A.B.) tehdidiyle Türkiye’ye baskı yapması, tarihe göre aslında karşılıklı bir boğazlaşma olan bir olayı, soykırım gibi göstermekte diretmesi, Yunanistan’ın da Fransa’dan cesaret alarak Pontus soykırım anıtı dikmek istemesi hiç de hazmedilecek bir durum değildir.
Avrupa devletleri (özellikle de geçmişte soykırımın en büyüğünü gerçekleştiren Fransızlar) şunu unutmasınlar ki, Türk insanının da bir tahammül sınırı vardır ve bu gerçeği geçmiş deneyimlerinden çok iyi bilmektedirler. O sınırı aştılar mı, bilsinler ki “ŞU ÇILGIN TÜRKLER” oluveririz.
Kaynaklar :
Tek Adam (Şevket Süreyya Aydemir), Suyu Arayan Adam (Şevket Süreyya Aydemir), Şu Çılgın Türkler (Turgut Özakman), Milli Mücadele Tarihi (Sabahattin SELEK), Yorgun Savaşçı (Kemal Tahir), Meydan Larousse, Büyük Ansiklopedi, (E.) Öğt.Alb. Ataman Aldemir, Araştırmacı-Yazar Aydın Ayhan.
11 Kasım 2009 Çarşamba
Burak Oktay’ın karikatürleri Gölcüklülerle buluştu

Karikatürist Burak Oktay’ın ‘4 Yanlış 1 Doğruyu…’ isimli karikatür sergisi 3 Kasım 2009 tarihinde Gölcük Belediyesi Sanat Galerisi’nde açıldı. Serginin açılışına Gölcük Belediye Başkanı Mehmet Ellibeş, İlçe Milli Eğitim Müdürü Ahmet Demir, Gölcüklü Karikatürist Özgün Uysal, sanatseverler ve öğrenciler katıldı. Serginin açılış kurdelesini Başkan Ellibeş, İlçe Milli Eğitim Müdürü Ahmet Demir ve sergi sahibi Burak Oktay kesti. Genç yaşına rağmen başarılı karikatürleriyle dikkat çeken Oktay, karikatürleri hakkında katılımcılarına bilgi verdi. Sergi 14 Kasım’a kadar gezilebilir.
35 nci madde açılımı
35 nci madde açılımı
Geçen hafta yazdığım “Alkol kullanmak suç değil, sarhoş olmak ise kabahat” konulu yazımdan sonra bir çok elektronik posta aldım. Okuyucularım konuyu biraz daha açmamı istemişler.
Hangi siyasi görüşten olursa olsun, başa geçen hükümetler, sıcak para olarak gördükleri bazı kaynakları kaybetmek istemezler. Ülkemizde Murat 124 kullanan da benzine aynı vergiyi öder, Mercedes kullanan da. Burada kişinin geliri değil, otosuna yakıt alırken hükümete ödeyeceği vergi önemlidir. Alkol tüketimi konusu da böyledir. Hükümetler alkolden yüksek vergi geliri elde ettiklerinden olsa gerek, tüketimini yasaklamazlar. Hatta son dönemlerde, daha fazla üretilsin, satılsın ve daha fazla vergi geliri elde edilsin diye özelleştirerek farklı şirketlere satıldığını pek çoğunuz biliyordur.
İşte, alkol tüketiminin devlete sağladığı bu yüksek vergi geliri nedeniyle, az önce de belirttiğim gibi iktidarı ele geçiren hiçbir parti, ister sağ, ister sol, isterse dinci kesimden olsun, bu güçlü kaynağı kurutmak istemezler. Bu nedenle ülkemizde mevcut hiçbir kanun alkol tüketimi ve kullanımını yasaklamamıştır. Sadece, ibadethanelere ve okullara belli mesafede olan yerlerde alkollü içeceklerin satışı kanunen yasaktır. Bazı yerlerde de satışı ve içilmesi, Belediye Encümeni tarafından oy çokluğuyla alınacak bir kararla kısıtlanabilir.
5326 Sayılı Kabahatler Kanunu’nun 35 nci maddesi, “sarhoş olup etrafını rahatsız edenlerin idari para cezasıyla cezalandırılacağına” hükmetmiştir. Dikkat edin; bu kanun alkol kullanmayı ve sarhoş olmayı “kabahat” olarak görmüyor. Yani alkol kullanmanın ve sarhoş olmanın bir idari yaptırımı yok. Çünkü evinizde içip, sarhoş olup kendi yatağınızda veya koltuğunuzda da sızıp kalabilirsiniz. Ne zaman ki, sarhoş olduktan sonra çevreyi rahatsız etmeye başladınız, işte o zaman asayişten sorumlu görevliler size idari para cezası uygulayabilirler. Bu aynı zamanda şu demektir: Evinizde; mutfağınızda veya balkonunuzda alkol kullandınız, bir süre sonra da sarhoş olarak naralar atmaya başladınız ve komşularınız da sizi şikayet etti. Şikayet üzerine evinize gelen görevliler, sarhoş olup olmadığınızı tespit ettikten sonra, eğer sarhoş iseniz, üzerine bir de çevreyi rahatsız ettiğiniz için 5326 Sayılı Kanun’un 35 nci maddesine atfen size idari para cezası yazabilirler. Yani kanunda mekan belirtilmemiştir. Kabahat, açık alanda da işlense, kendi evinizde de işlense kabahattir.
Ancak söz konusu kanunda bir eksiklik mevcuttur. Adli Tıp’ta % 100 promil ve Karayolları Trafik Kanunu’nda % 051 promil alkol ve üzeri “sarhoşluk” olarak tanımlanmasına rağmen, Kabahatler Kanunu’nda sarhoşluk olarak tanımlanacak bir promil sayısı mevcut değildir. O zaman yetkililer, bu kanuna göre ceza uygulamak istedikleri taktirde, Kabahatler Kanunu’na sarhoşluk alkol promil sayısı eklenene kadar, yasal olarak yürürlükte olan bu promil değerlerini baz almak zorunda kalacaklardır. Kişi, sahile çektiği arabasında alkol tüketip çevreyi rahatsız ediyorsa, yapılacak alkol testi sonucu kanındaki alkol oranı % 051 promil ve üzeri çıktıysa Madde 35 uygulanabilecek, yok eğer yaya ise, gene yapılacak alkol testi sonucu kanındaki alkol oranı % 100 promil ve üzeri çıktığı taktirde Madde 35 tatbik edilebilecektir. Nasıl ki bir trafik polisi % 051 promilin altında kan alkol değeri olan sürücüye ceza tatbik edemiyorsa, asayişten sorumlu görevli de % 100 promilin altında kan alkol değeri olan bir yayaya yasal olarak ceza tatbik edemez. Kabahatler Kanunu’nu kendine göre yorumlayıp ceza uyguladığı taktirde bu hususu yargıya taşıyarak haklarında kanuni işlem yapılmasını talep edebilirsiniz.
Çok elastik olan bu kanun nedeniyle bazen art niyetli olan veya alkol kullanmayı “günah” kabul edebilecek görevliler, bir lokantada yemek yerken tükettiğiniz bir bardak bira için lokanta çıkışında, veya oturup sahilde içtiğiniz bir kutu bira için size sarhoş olduğunuz gerekçesiyle Madde 35’ten ceza yazabilirler. Bu gibi bir olayla karşılaştığınızda, derhal bölgenizdeki Devlet Hastanesi’ne giderek oradaki hastane polisine başvurup adli tabip alkol muayenesi talep edebilir, buradan alacağınız rapor, Adli Tıbbın belirlediği yasal sarhoşluk sınırın altındaysa (% 100 promil), derhal “usulsüz ve keyfi” ceza yazılması nedeniyle iki nüsha dilekçe ile Sulh Ceza Mahkemesi’ne başvurarak cezanın iptalini, mülki amirliğe başvurarak da görevliler hakkında idari tahkikat yapılmasını talep edebilirsiniz.
Buradan sakın alkol tüketimini ve kullanımını teşvik ettiğim anlaşılmasın. Kişi alkol kullanır ya da kullanmaz; bu, onun kişisel tercihi olduğu gibi, alkollü içecek kullanmanın günah olup olmadığı da gene o kişinin kendi takdiridir.
Burada önemli olan kanunların, yasa uygulayıcılar tarafından usulsüz ve keyfi değil, doğru, hakkaniyetli ve adil olarak uygulanmasıdır. Zira bir gün adalet, haksız uygulama yapan görevliye de lazım olabilir.
Sağlıcakla kalın.
Geçen hafta yazdığım “Alkol kullanmak suç değil, sarhoş olmak ise kabahat” konulu yazımdan sonra bir çok elektronik posta aldım. Okuyucularım konuyu biraz daha açmamı istemişler.
Hangi siyasi görüşten olursa olsun, başa geçen hükümetler, sıcak para olarak gördükleri bazı kaynakları kaybetmek istemezler. Ülkemizde Murat 124 kullanan da benzine aynı vergiyi öder, Mercedes kullanan da. Burada kişinin geliri değil, otosuna yakıt alırken hükümete ödeyeceği vergi önemlidir. Alkol tüketimi konusu da böyledir. Hükümetler alkolden yüksek vergi geliri elde ettiklerinden olsa gerek, tüketimini yasaklamazlar. Hatta son dönemlerde, daha fazla üretilsin, satılsın ve daha fazla vergi geliri elde edilsin diye özelleştirerek farklı şirketlere satıldığını pek çoğunuz biliyordur.
İşte, alkol tüketiminin devlete sağladığı bu yüksek vergi geliri nedeniyle, az önce de belirttiğim gibi iktidarı ele geçiren hiçbir parti, ister sağ, ister sol, isterse dinci kesimden olsun, bu güçlü kaynağı kurutmak istemezler. Bu nedenle ülkemizde mevcut hiçbir kanun alkol tüketimi ve kullanımını yasaklamamıştır. Sadece, ibadethanelere ve okullara belli mesafede olan yerlerde alkollü içeceklerin satışı kanunen yasaktır. Bazı yerlerde de satışı ve içilmesi, Belediye Encümeni tarafından oy çokluğuyla alınacak bir kararla kısıtlanabilir.
5326 Sayılı Kabahatler Kanunu’nun 35 nci maddesi, “sarhoş olup etrafını rahatsız edenlerin idari para cezasıyla cezalandırılacağına” hükmetmiştir. Dikkat edin; bu kanun alkol kullanmayı ve sarhoş olmayı “kabahat” olarak görmüyor. Yani alkol kullanmanın ve sarhoş olmanın bir idari yaptırımı yok. Çünkü evinizde içip, sarhoş olup kendi yatağınızda veya koltuğunuzda da sızıp kalabilirsiniz. Ne zaman ki, sarhoş olduktan sonra çevreyi rahatsız etmeye başladınız, işte o zaman asayişten sorumlu görevliler size idari para cezası uygulayabilirler. Bu aynı zamanda şu demektir: Evinizde; mutfağınızda veya balkonunuzda alkol kullandınız, bir süre sonra da sarhoş olarak naralar atmaya başladınız ve komşularınız da sizi şikayet etti. Şikayet üzerine evinize gelen görevliler, sarhoş olup olmadığınızı tespit ettikten sonra, eğer sarhoş iseniz, üzerine bir de çevreyi rahatsız ettiğiniz için 5326 Sayılı Kanun’un 35 nci maddesine atfen size idari para cezası yazabilirler. Yani kanunda mekan belirtilmemiştir. Kabahat, açık alanda da işlense, kendi evinizde de işlense kabahattir.
Ancak söz konusu kanunda bir eksiklik mevcuttur. Adli Tıp’ta % 100 promil ve Karayolları Trafik Kanunu’nda % 051 promil alkol ve üzeri “sarhoşluk” olarak tanımlanmasına rağmen, Kabahatler Kanunu’nda sarhoşluk olarak tanımlanacak bir promil sayısı mevcut değildir. O zaman yetkililer, bu kanuna göre ceza uygulamak istedikleri taktirde, Kabahatler Kanunu’na sarhoşluk alkol promil sayısı eklenene kadar, yasal olarak yürürlükte olan bu promil değerlerini baz almak zorunda kalacaklardır. Kişi, sahile çektiği arabasında alkol tüketip çevreyi rahatsız ediyorsa, yapılacak alkol testi sonucu kanındaki alkol oranı % 051 promil ve üzeri çıktıysa Madde 35 uygulanabilecek, yok eğer yaya ise, gene yapılacak alkol testi sonucu kanındaki alkol oranı % 100 promil ve üzeri çıktığı taktirde Madde 35 tatbik edilebilecektir. Nasıl ki bir trafik polisi % 051 promilin altında kan alkol değeri olan sürücüye ceza tatbik edemiyorsa, asayişten sorumlu görevli de % 100 promilin altında kan alkol değeri olan bir yayaya yasal olarak ceza tatbik edemez. Kabahatler Kanunu’nu kendine göre yorumlayıp ceza uyguladığı taktirde bu hususu yargıya taşıyarak haklarında kanuni işlem yapılmasını talep edebilirsiniz.
Çok elastik olan bu kanun nedeniyle bazen art niyetli olan veya alkol kullanmayı “günah” kabul edebilecek görevliler, bir lokantada yemek yerken tükettiğiniz bir bardak bira için lokanta çıkışında, veya oturup sahilde içtiğiniz bir kutu bira için size sarhoş olduğunuz gerekçesiyle Madde 35’ten ceza yazabilirler. Bu gibi bir olayla karşılaştığınızda, derhal bölgenizdeki Devlet Hastanesi’ne giderek oradaki hastane polisine başvurup adli tabip alkol muayenesi talep edebilir, buradan alacağınız rapor, Adli Tıbbın belirlediği yasal sarhoşluk sınırın altındaysa (% 100 promil), derhal “usulsüz ve keyfi” ceza yazılması nedeniyle iki nüsha dilekçe ile Sulh Ceza Mahkemesi’ne başvurarak cezanın iptalini, mülki amirliğe başvurarak da görevliler hakkında idari tahkikat yapılmasını talep edebilirsiniz.
Buradan sakın alkol tüketimini ve kullanımını teşvik ettiğim anlaşılmasın. Kişi alkol kullanır ya da kullanmaz; bu, onun kişisel tercihi olduğu gibi, alkollü içecek kullanmanın günah olup olmadığı da gene o kişinin kendi takdiridir.
Burada önemli olan kanunların, yasa uygulayıcılar tarafından usulsüz ve keyfi değil, doğru, hakkaniyetli ve adil olarak uygulanmasıdır. Zira bir gün adalet, haksız uygulama yapan görevliye de lazım olabilir.
Sağlıcakla kalın.
Alkol kullanmak suç değil...
Alkol kullanmak suç değil, sarhoş olmak ise kabahat
İstanbul Avcılar’da, polislerin parkta içki içen bir üniversite öğrencisini dövmesiyle ilgili haberi Ekim 2009 ayının ilk haftasında yazılı ve görsel basında takip etmişsinizdir. Arkadaşlarıyla parkta içki içen 21 yaşındaki Güney Tuna, Yunuslar olarak adlandırılan motosikletli polis ekiplerinin darbeleriyle kendinden geçtikten sonra aynı polisler tarafından karakola götürülerek orada da dövülmüş. Karakoldan çıktıktan sonra fenalaşan Güney Tuna, ailesi tarafından hastaneye kaldırılmış. Yapılan tetkiklerde gencin sol diz kapağı ile sağ fibula kemiğinin aldığı darbeler nedeniyle kırıldığı ve beyin kanaması geçirdiği belirlenmiş.
Tedavi altına alınan Güney Tuna’nın hayati tehlikesi devam ederken, olaya karışan polisler hakkında başlatılan soruşturma sonucu bir polis memuru da tutuklandı.
Türkiye Cumhuriyeti’nde hiçbir kanun alkol kullanımını yasaklamadığı halde, alkol içenlere karşı polisimizin gösterdiği bu olumsuz tepki nedendir?
Alkol kullanmak, sadece şeriatla yönetilen devletlerde suç olarak kabul görmektedir. Cumhuriyetle yönetilen ülkemizde ise, mevcut 5326 Sayılı Kabahatler Kanunu’nun 35 nci maddesi “sarhoş olup başkalarının huzur ve sükununu bozacak şekilde davranışlarda bulunanların idari para cezasıyla cezalandırılacaklarına” hükmetmektedir. Bu kanun alkol tüketimini ve kullanımını kısıtlamamakta ve kabahat olarak görmemektedir. Yani alkol kullanmak (buna açık alanda alkol kullanmak da dahil) suç ve kabahat değildir. Adli Tıp’a göre, kişinin kanında % 100 mg promil alkolün üzeri sarhoşluk olarak kabul edilmekte, eğer kişi özel araç sürücüsü ise, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’na göre % 051 promil ve üzeri sarhoşluk olarak kabul edilmektedir. Bu durumdaki kişilere asayişi sağlamaktan sorumlu görevliler tarafından ceza yazılarak idari yaptırım uygulanabilir; ancak kabul edilen değerlerin altında alkol kullandığı tespit edilen kişilere, kanunun öngördüğü alkol promil değerlerinde olmadığı için ceza yazılamaz, idari yaptırım uygulanamaz.
Avcılar olayında, Yunuslar, açık alanda alkol kullanan kişiye, sarhoş olup etrafı rahatsız etmediği sürece, yasal olarak ceza yazamayacakları için, kişiyi (belki de dini inançları nedeniyle alkol kullanmanın günah olduğunu düşündüklerinden) yetkilerini kötüye kullanarak kendilerince cezalandırmak istemişlerdir. Bu bir idari ihlaldir, bir kasıttır. Görevli polis memurları hakkında soruşturma yapılarak bir Yunus’un tutuklanması da, yetkililerin doğru karar verdiğini göstermektedir. Bir istisna vardır ki, o da Belediye Encümeni’nin, şurada şurada ve burada alkol satışı ve tüketimi/kullanımı yasaktır diye karar alması gerekmektedir. O zaman da, Belediye Encümeni’nin kısıtlama getirdiği yerlerde idari yaptırım uygulamaya polis memurları değil, zabıtalar yetkili olmaktadır.
Zaman zaman buna benzer olaylar Değirmendere sahilinde de yaşanmaktadır. Umarım bizim polisimiz uygulayacağı kanun maddeleri hakkında bilgili ve bilinçlidir de, Avcılar’daki gibi tatsız bir olayla karşılaşmayız. Ne vatandaşımız haksız muameleye maruz kalıp mağdur olsun, ne de bilgisiz ve bilinçsizce davranıp vatandaşa haksız muamele ettiği için polisimiz ceza alsın. Polislerimiz, toplumun refah ve huzuru için onlara mutlak ihtiyacımız olduğunun farkında ve bilincinde olarak, alacakları meslek içi eğitimler, oryantasyon eğitimleri ve örnek teşkil edecek davranışları ile, toplumun kendilerine olan inancını ve güvenini sımsıkı ayakta tutmalıdırlar.
İstanbul Avcılar’da, polislerin parkta içki içen bir üniversite öğrencisini dövmesiyle ilgili haberi Ekim 2009 ayının ilk haftasında yazılı ve görsel basında takip etmişsinizdir. Arkadaşlarıyla parkta içki içen 21 yaşındaki Güney Tuna, Yunuslar olarak adlandırılan motosikletli polis ekiplerinin darbeleriyle kendinden geçtikten sonra aynı polisler tarafından karakola götürülerek orada da dövülmüş. Karakoldan çıktıktan sonra fenalaşan Güney Tuna, ailesi tarafından hastaneye kaldırılmış. Yapılan tetkiklerde gencin sol diz kapağı ile sağ fibula kemiğinin aldığı darbeler nedeniyle kırıldığı ve beyin kanaması geçirdiği belirlenmiş.
Tedavi altına alınan Güney Tuna’nın hayati tehlikesi devam ederken, olaya karışan polisler hakkında başlatılan soruşturma sonucu bir polis memuru da tutuklandı.
Türkiye Cumhuriyeti’nde hiçbir kanun alkol kullanımını yasaklamadığı halde, alkol içenlere karşı polisimizin gösterdiği bu olumsuz tepki nedendir?
Alkol kullanmak, sadece şeriatla yönetilen devletlerde suç olarak kabul görmektedir. Cumhuriyetle yönetilen ülkemizde ise, mevcut 5326 Sayılı Kabahatler Kanunu’nun 35 nci maddesi “sarhoş olup başkalarının huzur ve sükununu bozacak şekilde davranışlarda bulunanların idari para cezasıyla cezalandırılacaklarına” hükmetmektedir. Bu kanun alkol tüketimini ve kullanımını kısıtlamamakta ve kabahat olarak görmemektedir. Yani alkol kullanmak (buna açık alanda alkol kullanmak da dahil) suç ve kabahat değildir. Adli Tıp’a göre, kişinin kanında % 100 mg promil alkolün üzeri sarhoşluk olarak kabul edilmekte, eğer kişi özel araç sürücüsü ise, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’na göre % 051 promil ve üzeri sarhoşluk olarak kabul edilmektedir. Bu durumdaki kişilere asayişi sağlamaktan sorumlu görevliler tarafından ceza yazılarak idari yaptırım uygulanabilir; ancak kabul edilen değerlerin altında alkol kullandığı tespit edilen kişilere, kanunun öngördüğü alkol promil değerlerinde olmadığı için ceza yazılamaz, idari yaptırım uygulanamaz.
Avcılar olayında, Yunuslar, açık alanda alkol kullanan kişiye, sarhoş olup etrafı rahatsız etmediği sürece, yasal olarak ceza yazamayacakları için, kişiyi (belki de dini inançları nedeniyle alkol kullanmanın günah olduğunu düşündüklerinden) yetkilerini kötüye kullanarak kendilerince cezalandırmak istemişlerdir. Bu bir idari ihlaldir, bir kasıttır. Görevli polis memurları hakkında soruşturma yapılarak bir Yunus’un tutuklanması da, yetkililerin doğru karar verdiğini göstermektedir. Bir istisna vardır ki, o da Belediye Encümeni’nin, şurada şurada ve burada alkol satışı ve tüketimi/kullanımı yasaktır diye karar alması gerekmektedir. O zaman da, Belediye Encümeni’nin kısıtlama getirdiği yerlerde idari yaptırım uygulamaya polis memurları değil, zabıtalar yetkili olmaktadır.
Zaman zaman buna benzer olaylar Değirmendere sahilinde de yaşanmaktadır. Umarım bizim polisimiz uygulayacağı kanun maddeleri hakkında bilgili ve bilinçlidir de, Avcılar’daki gibi tatsız bir olayla karşılaşmayız. Ne vatandaşımız haksız muameleye maruz kalıp mağdur olsun, ne de bilgisiz ve bilinçsizce davranıp vatandaşa haksız muamele ettiği için polisimiz ceza alsın. Polislerimiz, toplumun refah ve huzuru için onlara mutlak ihtiyacımız olduğunun farkında ve bilincinde olarak, alacakları meslek içi eğitimler, oryantasyon eğitimleri ve örnek teşkil edecek davranışları ile, toplumun kendilerine olan inancını ve güvenini sımsıkı ayakta tutmalıdırlar.
İki film birden (!)

.jpg)
İki film birden (!)
Belgrad doğumlu Sırp Yönetmen Goran Paskaljeviç imzalı, 1998 yapımı “Barut Fıçısı” adlı film, Yugoslavya’da, parçalanma öncesi insanların, nasıl ve hangi duygularla yönlendirilip, canavarlaştırıldığını ve parçalanmaya nasıl zemin hazırlandığını anlatıyor.
Milcho Mauchevski’nin yönettiği, 1994 Makedonya-Fransa yapımı “Yağmurdan Önce” adlı film de, tıpkı “Barut Fıçısı” gibi Yugoslavya gerçeğini anlatıyor.
Her iki filmi de izlediğinizde, ülkemizdeki benzerliklere şaşırıp kalıyorsunuz.
Günümüzde artık tarih olan Yugoslavya paramparça edildi, farklı isimlerle farklı devletler kuruldu; dünden bugüne ise sadece iç savaş sonrası sızlayan, kan akıtan yürekler kaldı. Eski Yugoslavya halklarının anılarından kan damlıyor; vicdan muhasebesi yaparak komşunun komşusuna, arkadaşın arkadaşına yaptıklarından pişmanlık duyarak yaşamaya devam ediyorlar. Kıyımları, kan akan toprakları, bilinmeyene yapılan yolculukları, toplu mezarları, kaybedilen sevdiklerini, arkadaşlıklarını, belki de aşklarını unutamadıkları için, artık mutlu olamıyor eski Yugoslavya halklarını oluşturan Sırplar, Slovaklar, Boşnaklar...
Ülkemizde, en küçük bir tartışmanın bile “Türk-Kürt” sorununda düğümlenmesi, sonunun yaralama-yaralanma ve ölümle bitmesi, arkasından gelişen olaylar, suikastlar, aileleri yasa boğan, yürekleri dağlayan acının adeta bir öfke seline dönüşmesi ve sonrası yaşananlar, ülkemizi bölmeye çalışanların ekmeğine adeta yağ sürmektedir. Yaşanan bu acı olaylar, Mauchevski’nin “Yağmur Öncesi” filminin içinden çıkan film kareleri gibidir.
Cumhuriyetimizin kuruluşundan günümüze gelinceye kadar 86 yıl içinde Türkiye’de sanayinin dengesiz gelişmesi, ülkemizin doğusu ile batısı arasındaki gelişim sürecinin fark edilir biçimde birbirinden ayrılması, doğuda nüfusun hızla artması ve toprak ağalığı-maraba gibi feodal yaşam koşullarının bir türlü aşılamaması, işsizlik ve yoksulluğun, açlık ve sefaletin bölgede kol gezmesi neticesinde, ülkemizi “böl, parçala ve yönet” zihniyetinde olan dış güçler, çaresiz kalan bu insanlara istedikleri her şeyi yaptırabilmektedirler. Zaten oradaki insanlar da çaresizlikten dolayı potansiyel olarak her şeyi yapmaya hazırdırlar. Ülkemizin doğusu, uluslararası ilişkilerde sürekli “paylaşıma açık alan” olarak görülmesi nedeniyle, sömürgeci ve yayılmacı devletlerin iştahlarını kabarttığından, toprağıyla, insanıyla sömürgeleştirilmek için yüzlerce yıldır birlikte kardeşçe, dostça yaşayan, birbirlerinden kız alıp vermelerle artık akraba olup birbirleriyle iyice kaynaşan insanlar, bu değerlerinden kopartılarak ayrı bir devlet kurma vaatleriyle yalnızlaştırılmaya çalışılmaktadırlar. Nedense yakın tarihte yaşanan Yugoslavya gerçeği hep göz ardı edilmektedir.
Ne ilginçtir ki, ülkemizde de ne zaman farklı etnik kökenlere sahip vatandaşları kaynaştırmaya yönelik bir adım atılsa, arkasından mutlaka birileri tarafından (artık o birileri kimse) “devlet görevlisine suikast, masum vatandaşlara yönelik bombalı tuzaklar” gibi, geride gözü yaşlı eşler, çocuklar, anneler ve babalar bırakan sinsi olaylar meydana getirilerek suni bir karışıklık, kaos yaratılmaya çalışılmaktadır. Ancak “Kürt açılımı” kaynaştırmaya yönelik bir adımdan ziyade, T.C. sınırları içinde eşit haklara sahip tüm etnik kökenlerden farklı olarak, Kürtlere ayrıcalıklar tanınmasını çağrıştırmaktadır. Türkiye’nin resmi dili “Türkçe” olduğuna göre, sınırlarımız içinde sadece Kürtlere ana dilinde eğitim hakkının devlet tarafından verilmesi, Abaza, Çerkez, Laz. Gürcü v.b. diğer etnik kökenlere ise bu hakkın verilmemesi, Anayasa’nın eşitlik ilkesine de aykırıdır. Görüldüğü üzere bu açılım kaynaştırmadan çok ayrıştırmaya yönelik gibi gözükmektedir. Beğenmediğimiz kapitalist A.B.D. bile farklı milletlerden, farklı etnik kökenlerden insanları bir devlet bir bayrak altında toplamayı başarabildiğinden, etnik kökeninin ne olduğu bariz bir şekilde belli olan sarı benizli, çekik gözlü bir Çinli bile, nereli olduğunu sorduğunuzda, gururla “Ben Amerikalıyım” diyebiliyorsa, bir Laz, Gürcü, Çerkez, Abaza v.b. leri de “Ben Türk’üm” diyebiliyor, ancak Kürt kökenli vatandaşımız bunu kabullenemiyorsa, demek ki geçmişten günümüze bir yerlerde bir şeyleri yanlış uygulamışız demektir.
Paskaljeviç’in “Barut Fıçısı” filmi, adeta senaryosuna sadık kalınarak, zaman-mekan ve oyuncu değişikliği ile sanki bir kez de “dış güçler” adlı yönetmen tarafından ülkemizde çekilmeye çalışılmaktadır.
“Yağmurdan Önce” bu ülkede pek çok canlar kaybedildi; nice asker, polis, öğretmen ve diğer kamu görevlileri ile vatandaşımız bu ülkenin bölünmemesi için verdikleri mücadele sonucu, arkalarında gözü yaşlı insanlar, dul eşler, öksüz ve yetim evlatlar, acılarına taş basmış ana-babalar bırakarak bu dünyaya gözlerini yumdular. Hatta kanlı terör örgütü P.K.K.’nın hiç acımadan kundaktaki bebekleri bile katlettiğini gördük. Evet, “Yağmurdan Önce” her yönüyle tıpkı Yugoslavya’da olduğu gibi böylesine büyük bir acıydı işte.
Ancak şu da unutulmamalıdır ki, “Yağmur sonrası”nda farklı kültürlerden ve etnik kökenlerden oluşan insanların, birlik ve beraberlik duyguları içinde “terör” korkusu olmadan yaşayabilmeleri için, bir kenarda patlamaya hazır bekleyen o malum “Barut Fıçısı”nın fitilinin de bir an önce ve mutlaka söndürülmesi gerekmektedir. Ama bu, zaten eşit haklara sahip olan vatandaşlara “açılım” adı altında, diğer insanlardan farklı olarak bazı imtiyazlar tanınması olmamalı; daha sağlıklı, daha uygulanabilir, ve daha kalıcı somut yollara başvurulmalıdır.
Yoksa, yattıkları yerlerde kemikleri sızlayan binlerce şehidimiz, sizleri asla affetmeyeceklerdir. Bunu da unutmayın...
Belgrad doğumlu Sırp Yönetmen Goran Paskaljeviç imzalı, 1998 yapımı “Barut Fıçısı” adlı film, Yugoslavya’da, parçalanma öncesi insanların, nasıl ve hangi duygularla yönlendirilip, canavarlaştırıldığını ve parçalanmaya nasıl zemin hazırlandığını anlatıyor.
Milcho Mauchevski’nin yönettiği, 1994 Makedonya-Fransa yapımı “Yağmurdan Önce” adlı film de, tıpkı “Barut Fıçısı” gibi Yugoslavya gerçeğini anlatıyor.
Her iki filmi de izlediğinizde, ülkemizdeki benzerliklere şaşırıp kalıyorsunuz.
Günümüzde artık tarih olan Yugoslavya paramparça edildi, farklı isimlerle farklı devletler kuruldu; dünden bugüne ise sadece iç savaş sonrası sızlayan, kan akıtan yürekler kaldı. Eski Yugoslavya halklarının anılarından kan damlıyor; vicdan muhasebesi yaparak komşunun komşusuna, arkadaşın arkadaşına yaptıklarından pişmanlık duyarak yaşamaya devam ediyorlar. Kıyımları, kan akan toprakları, bilinmeyene yapılan yolculukları, toplu mezarları, kaybedilen sevdiklerini, arkadaşlıklarını, belki de aşklarını unutamadıkları için, artık mutlu olamıyor eski Yugoslavya halklarını oluşturan Sırplar, Slovaklar, Boşnaklar...
Ülkemizde, en küçük bir tartışmanın bile “Türk-Kürt” sorununda düğümlenmesi, sonunun yaralama-yaralanma ve ölümle bitmesi, arkasından gelişen olaylar, suikastlar, aileleri yasa boğan, yürekleri dağlayan acının adeta bir öfke seline dönüşmesi ve sonrası yaşananlar, ülkemizi bölmeye çalışanların ekmeğine adeta yağ sürmektedir. Yaşanan bu acı olaylar, Mauchevski’nin “Yağmur Öncesi” filminin içinden çıkan film kareleri gibidir.
Cumhuriyetimizin kuruluşundan günümüze gelinceye kadar 86 yıl içinde Türkiye’de sanayinin dengesiz gelişmesi, ülkemizin doğusu ile batısı arasındaki gelişim sürecinin fark edilir biçimde birbirinden ayrılması, doğuda nüfusun hızla artması ve toprak ağalığı-maraba gibi feodal yaşam koşullarının bir türlü aşılamaması, işsizlik ve yoksulluğun, açlık ve sefaletin bölgede kol gezmesi neticesinde, ülkemizi “böl, parçala ve yönet” zihniyetinde olan dış güçler, çaresiz kalan bu insanlara istedikleri her şeyi yaptırabilmektedirler. Zaten oradaki insanlar da çaresizlikten dolayı potansiyel olarak her şeyi yapmaya hazırdırlar. Ülkemizin doğusu, uluslararası ilişkilerde sürekli “paylaşıma açık alan” olarak görülmesi nedeniyle, sömürgeci ve yayılmacı devletlerin iştahlarını kabarttığından, toprağıyla, insanıyla sömürgeleştirilmek için yüzlerce yıldır birlikte kardeşçe, dostça yaşayan, birbirlerinden kız alıp vermelerle artık akraba olup birbirleriyle iyice kaynaşan insanlar, bu değerlerinden kopartılarak ayrı bir devlet kurma vaatleriyle yalnızlaştırılmaya çalışılmaktadırlar. Nedense yakın tarihte yaşanan Yugoslavya gerçeği hep göz ardı edilmektedir.
Ne ilginçtir ki, ülkemizde de ne zaman farklı etnik kökenlere sahip vatandaşları kaynaştırmaya yönelik bir adım atılsa, arkasından mutlaka birileri tarafından (artık o birileri kimse) “devlet görevlisine suikast, masum vatandaşlara yönelik bombalı tuzaklar” gibi, geride gözü yaşlı eşler, çocuklar, anneler ve babalar bırakan sinsi olaylar meydana getirilerek suni bir karışıklık, kaos yaratılmaya çalışılmaktadır. Ancak “Kürt açılımı” kaynaştırmaya yönelik bir adımdan ziyade, T.C. sınırları içinde eşit haklara sahip tüm etnik kökenlerden farklı olarak, Kürtlere ayrıcalıklar tanınmasını çağrıştırmaktadır. Türkiye’nin resmi dili “Türkçe” olduğuna göre, sınırlarımız içinde sadece Kürtlere ana dilinde eğitim hakkının devlet tarafından verilmesi, Abaza, Çerkez, Laz. Gürcü v.b. diğer etnik kökenlere ise bu hakkın verilmemesi, Anayasa’nın eşitlik ilkesine de aykırıdır. Görüldüğü üzere bu açılım kaynaştırmadan çok ayrıştırmaya yönelik gibi gözükmektedir. Beğenmediğimiz kapitalist A.B.D. bile farklı milletlerden, farklı etnik kökenlerden insanları bir devlet bir bayrak altında toplamayı başarabildiğinden, etnik kökeninin ne olduğu bariz bir şekilde belli olan sarı benizli, çekik gözlü bir Çinli bile, nereli olduğunu sorduğunuzda, gururla “Ben Amerikalıyım” diyebiliyorsa, bir Laz, Gürcü, Çerkez, Abaza v.b. leri de “Ben Türk’üm” diyebiliyor, ancak Kürt kökenli vatandaşımız bunu kabullenemiyorsa, demek ki geçmişten günümüze bir yerlerde bir şeyleri yanlış uygulamışız demektir.
Paskaljeviç’in “Barut Fıçısı” filmi, adeta senaryosuna sadık kalınarak, zaman-mekan ve oyuncu değişikliği ile sanki bir kez de “dış güçler” adlı yönetmen tarafından ülkemizde çekilmeye çalışılmaktadır.
“Yağmurdan Önce” bu ülkede pek çok canlar kaybedildi; nice asker, polis, öğretmen ve diğer kamu görevlileri ile vatandaşımız bu ülkenin bölünmemesi için verdikleri mücadele sonucu, arkalarında gözü yaşlı insanlar, dul eşler, öksüz ve yetim evlatlar, acılarına taş basmış ana-babalar bırakarak bu dünyaya gözlerini yumdular. Hatta kanlı terör örgütü P.K.K.’nın hiç acımadan kundaktaki bebekleri bile katlettiğini gördük. Evet, “Yağmurdan Önce” her yönüyle tıpkı Yugoslavya’da olduğu gibi böylesine büyük bir acıydı işte.
Ancak şu da unutulmamalıdır ki, “Yağmur sonrası”nda farklı kültürlerden ve etnik kökenlerden oluşan insanların, birlik ve beraberlik duyguları içinde “terör” korkusu olmadan yaşayabilmeleri için, bir kenarda patlamaya hazır bekleyen o malum “Barut Fıçısı”nın fitilinin de bir an önce ve mutlaka söndürülmesi gerekmektedir. Ama bu, zaten eşit haklara sahip olan vatandaşlara “açılım” adı altında, diğer insanlardan farklı olarak bazı imtiyazlar tanınması olmamalı; daha sağlıklı, daha uygulanabilir, ve daha kalıcı somut yollara başvurulmalıdır.
Yoksa, yattıkları yerlerde kemikleri sızlayan binlerce şehidimiz, sizleri asla affetmeyeceklerdir. Bunu da unutmayın...
BİR ÖYKÜ YARATMAK : “TÜNEL”
Bir öykü nasıl yaratılır diye hiç düşündünüz mü? Bir kısmınız bu soruyu “evet”, bir kısmınız da “hayır” diye yanıtlayacaktır. “Hayır” diye yanıtlayanlar için burada kısaca bir öykü yaratmanın nasıl olduğuna değinmek istiyorum. Genelde yazarlar, bir öykü yaratmadan önce kendilerine bir mekan ve öykü içinde yer alacak kahramanlar seçerler. Bunu yaparken de özellikle geçmişte ya da şimdi yaşadıkları mekanları, yakından tanıdıkları ve gözlemledikleri kişileri veya kendilerini öykünün içine katarlar.
Aşağıda okuyacağınız “Tünel” isimli öykü hayal ürünü olmasına rağmen, öyküde yer alan mekan ve yerler ile kişinin başından geçen “kolunun dirsekten kesilerek yaralanması, boğulma tehlikesi atlatması, mahalleler, babaannenin evi, günlük gazeteler v.s.” tamamanen gerçektir. Söz konusu tünel, Balıkesir’in Bandırma ilçesinde, Sunullah Mahallesi ile “aşağı istasyon” tabir edilen liman arasında, Paşabayır Mahallesi’nin altında yer almaktadır. Çocukluğumda, ağabeyim ile birlikte aşağı istasyonda mevcut “Yeşil Fener” denilen dalgakırana balık tutmaya veya yüzmeye gider, dönüşte de yolu uzatmamak için (ben çok korkmama rağmen) tünelin içinden geçerdik. Tünel çok uzun olduğu için, içine girmeden önce bir ucundan baktığınızda, öbür ucundaki çıkışı beyaz bir nokta gibi görünür, ister istemez insanın içi ürperirdi.
Yıllar, yıllar sonra çocukluğumun korkulu rüyası olan bu tüneli fantastik bir öykü haline getirmek istedim ve ortaya aşağıda okuyacağınız öykü çıktı. Yorumu sizlere bırakıyorum; iyi okumalar...
Fantastik Öykü : TÜNEL
Yolcu otobüsü Altıyüzevler’i geçmiş, Bandırma Otogarına yaklaşıyordu. Bursa Tıp Fakültesi’ne muayene olmaya gitmişti. Oturduğu koltuktan dikkatlice çevresine bakındı:
-“Hiç de çocukluğumun geçtiği yerlere benzemiyor” diye düşündü.
Yolun sağı solu evlerle dolmuştu, hatta fabrikalar bile vardı.
Otobüs otogara girdiğinde içini büyük bir heyecan kaplamıştı. Kendisine göre iki gün önce, ama gerçekte otuz yıl önce verdiği sözü yerine getirmeliydi. Her şeyin umduğu gibi olmasını diledi.
-“Otuz yıl mı?” diye geçirdi içinden ve dudaklarında garip bir gülümsemeyle “Galiba deliriyorum ya da her şey bir rüyadan ibaretti” diye düşündü. Henüz 29 yaşındaydı.
-“Oysa ben o zaman daha doğmamıştım.”
* * *
29 yaşındaki genç adam, bugün yaşadığı deneyimi düşünerek dalgın bir şekilde Bandırma’nın Aşağı İstasyon denen semtinden tünel istikametine doğru yürüyordu. Çok değil, daha bir saat önce ölümle yüz yüze gelmişti; neredeyse boğuluyordu.
Ağustos sıcağından bunalmış ve çocukken ağabeyi ile sık sık takıldığı, Bandırmalıların Yeşil Fener dediği mendireğe gitmişti. Küçükken midye çıkartıp, taşların üzerine koydukları bir teneke üzerinde bu midyeleri pişirirler ve açılan kabukların arasından o mis gibi kızarmış midye etini çıkartarak yerlerdi.
Çocukluğunun geçtiği bu yerde anılarını tazelerken, eskiden sık sık yüzdükleri iki dok arasına bakmış,
-“Acaba gene aynı mesafeyi yüzebilir miyim?” diye düşünmüş, sonra sağ kolunun dirseğine bakmıştı.
-“Sakın beni mahçup etme ha...”
Yeşil Fenerde, kayaların başladığı yerdeki son beton bloktan balıklama denize atladıktan hemen sonra, karşı dokta bulunan beton bloklara doğru kulaç atmaya başlamıştı. Ne varki yıllar önce kesilen sağ koluna, tam da karşı bloklara 15-20 metre kala kramp girmiş, sol koluyla da kulaç atamamaya başlamıştı.
Betonların üzerinde güneşlenen gençler boğulmak üzere olduğunu farkedip denize atlamasalar ve dışarıya çıkartmasaydılar çoktan ölmüş olacaktı. Bir süre betonun üzerinde soluklanıp gençlere tekrar tekrar teşekkür ettikten sonra, ağır ağır yürüyerek Yeşil Fenere dönmüş, elbiselerini yarım saat önce bıraktığı yerden alarak giyinmişti.
Şimdi tren yolunun makas ayırımındaydı. Ya sola, liman tarafına dönecek ya da yolu kısaltmak için tünelin içinden geçmeyi tercih edecekti. Çocukken korktuğu için asla bu tünelin içinden yalnız geçmezdi; ama şimdi yetişkin bir insandı ve Bentbaşı Mahallesinde oturan babaannesinin evine daha çabuk gitmek için kısa olan yolu, tüneli tercih etti.
Güneşin kavurucu sıcağından sonra tünelin içi çok serin gelmiş, tüneli tercih ettiğine sevinmişti.
Tünelin öbür ucuna doğru yürürken tam ortada, yerden tavana kadar yükselen bir duman kütlesi farketti.
-“Herhalde birileri tünelin içinde bir şeyler yaktı” diye düşündü. Dumanın içinden geçerken vücudunun karıncalandığını hissetmişti.
Az sonra tünelden çıktı. “Karşı yolda yürürsem, önce Sunullah Mahallesine, oradan da Pazartesi Pazarına geçerim” diye düşündü.
Yoldan karşıya geçerken bir gariplik olduğunu farketti. Yolunda gitmeyen birşeyler vardı ama ne olduğunu bir türlü anlayamıyordu.
Bir süre yürüdükten sonra o garipliğin ne olduğunu farketti. Çevresindeki her şey çok farklıydı; burası bildiği mahalle değildi. Evler eski ve tek katlıydı, yol ise asfalt değildi. Az ileride küçük bir bakkal gördü, camına yaklaştı. Önce içeriye bir göz attı ve tezgahın üzerinde bir gazete gördü : “Hakikat.”
-“Benim bildiğim Bandırma’nın iki gazetesi var. Birisi “Gerçek”, diğeri ise “Gürses”. Bu gazeteyi hiç duymamıştım, yeni mi yayınlanmaya başladı acaba?” diye sesli bir şekilde düşündü.
Bakkal, içeride bulunan başka bir müşteriyle ilgilenirken “Hakikat” gazetesini tezgahın üzerinden alarak şöyle bir göz gezdirdi ve birden gazetenin tarihi dikkatini çekti : “21 AĞUSTOS 1961.”
-“1961 mi? Ama olamaz, biz 1991 yılındayız. Bu gazete otuz yıl öncesine ait. Ben 1962’de doğdum. Bu gazete ben doğmadan bir yıl önce basılmış.”
İçerideki müşterinin dışarı çıkmasını bekledikten sonra bakkala yaklaştı :
-“Afedersiniz bayım, size bir şey soracağım” dedi. “Bu gazete yeni mi?”
-“Tabii ki” dedi bakkal, “gazete bugüne ait.”
-“Ama... Ama, bu imkansız” dedi genç adam. “Yani biz şimdi 1961 yılında mıyız?”
-“Git işine kardeşim, başına güneş mi geçti?”dedi bakkal, biraz kızgınca.
-“Benim başıma güneş filan geçmedi bayım. Belki size saçma gelecek, belki de beni deli sanacaksınız ama ben 1962 doğumluyum ve deli de değilim. Eğer biz 1961 yılındaysak, benim de henüz doğmamış olmam lazım. Yaşım 29 ve gördüğünüz gibi yetişkin bir insanım.”
-“Bak kardeşim, dalga geçeceksen git başkasını bul. Benim işim gücüm var, şimdi seninle uğraşamam.”
-“Ama ben sizinle dalga geçmiyorum. Bunu size kanıtlayabilirim. Bakın bu nüfus kağıdım; İşte bakın doğum tarihi 5 Temmuz 1962 yazıyor.”
-“Ver bakayım. Evet 1962 yazıyor ama, ya nüfus memuru doğum tarihini yanlış yazmışsa. Duyduğuma göre böyle hatalar sıkça olurmuş.”
-“İnanınki size doğru söylüyorum. Ben 1962 doğumluyum ve 1991’de yaşıyorum. Nasıl oldu bilemiyorum ama bir şekilde zaman içinde yolculuk yaparak geçmişe geldiğimi sanıyorum. Ne olur inanın bana.”
-“İnanmak mı? Zaman içinde yolculuk mu? Ben böyle bir şeyin olabileceğine ihtimal vermiyorum.”
-“Bakın, ne olursa olsun, nasıl olursa olsun, ben yaşadığım zamana geri dönmek zorundayım. Mutlaka bir yolunu bulup bunu gerçekleştirmeliyim.”
-“Sen öyle diyorsan...” dedi bakkal, bir yandan da “Nereden buldu bu deli beni? Çattık belaya” diye düşünüyordu.
-“Dinleyin” dedi genç adam. “Benim size bir önerim var. Size arkasında adım, soyadım yazan bir fotoğrafımı vereyim, onu saklayın. Bir yolunu bulup kendi zamanıma gidebilirsem otuz yıl sonra sizi burada ziyaret edeceğim. Bana inanmasanız da bu fotoğrafımı saklayın. Gelecekte size ulaşabilirsem benim deli olmadığına inanırsınız.”
Bakkalın biraz şaşkın, biraz da şüpheci bakışları altında kendisiyle vedalaşan genç adam bakkal dükkanından ayrıldı. Niye böyle olduğunu bir türlü anlayamıyor ve yaşadığı olaya bir anlam veremiyordu.
Biraz sonra ayaklarının kendisini tekrar tünele getirdiğini farketti. Bugün içinden geçtiği duman ya da her neyse hala tünelin ortasında duruyordu. Uzun uzun dumana baktıktan sonra hiç tereddütsüz tekrar tünele girdi ve dumanın içinden geçerek Aşağı İstasyona doğru yürümeye başladı. İçinde tarif edilemez bir ümit belirmişti.
Tünelden çıktığında liman tarafına doğru yürümeye başladı. Çevresine baktığında gördüğü binaların kendisine çok tanıdık geldiğini farketti; hatta yanmış un fabrikası, Tekel binası bile yerli yerindeydi.
-“1991’e hoş geldin dostum” dedi kendi kendine.
* * *
Genç adam, otogardan sahile doğru yürüyerek itfaiyenin olduğu yere geldi; az sonra eski garajın yanından inerek çocukluğunun geçtiği Bentbaşı Mahallesine geldi. Babaannesinin eskiden iki katlı evinin bulunduğu yerde şimdi yükselen beş katlı binanın önünden geçti : “Ülkü Apartmanı.”
Babaannesi sağlığında evi kat karşılığı bir müteahhide vermiş, yerine aynı binadan bir daire almıştı. Aralarında yaptıkları sözleşme gereği binaya babaannesinin ismi verilmişti.
-“Rahmetli Ülkü ninem” dedi. “Kendisi öldü ama ismi hala bu apartmanda yaşıyor.”
Çok değil, on dakika sonra Pazartesi Pazarını geçmiş, Sunullah Mahallesine gelmişti. Gözleriyle bakkal dükkanını aradı. Birden bakkalın olması gereken yerde bir market gördü : “Hakikat Market.”
İçeride, kasanın önünde 70 yaşlarında bir adam oturuyor ve karşısında ayakta duran birisiyle konuşuyordu. İhtiyarlamıştı ama işte oydu, o bakkaldı.
-“İyi günler” diyerek içeriye girdi.
İhtiyarın yanındaki adam :
-“Buyurun” dedi, “Ne istemiştiniz?”
-“Aslında ben bir şey almayacağım, amcayı ziyarete geldim.”
-“Haa, babamla mı görüşeceksiniz?” dedi marketçi. Sonra babasına seslendi :
-“Baba, bak birisi seni ziyarete gelmiş.”
İhtiyar tanımaz gözlerle baktı genç adama.
-“Tanıyamadım sizi evladım” dedi. “Beni niye arıyorsunuz?”
-“Ben şey için geldim amca, nasıl söylesem? Bundan otuz yıl önce siz burada bir bakkal dükkanı işletiyordunuz, değil mi?”
-“Doğru evladım. 15 sene önce bakkalımızı yıkıp yerine iki katlı bir bina yaptık. Gördüğün gibi burasını da market yaptık, oğlum işletiyor. Üst katta da oturuyoruz. Ben de zaman geçirmek için kasaya bakıyorum. Ama sen bunu neden soruyorsun? Aşağı yukarı sende otuzlu yaşlardasın; otuz yıl önce burada bakkal dükkanım olduğunu nereden biliyorsun?”
-“Bir düşün bakalım amcacığım; bundan tam otuz yıl önce birisi sana gelip de ben daha doğmadım, 30 yıl sonra gelip bunu ispat edebilirim dedi mi?”
-“Evladım, aradan çok uzun zaman geçti; tam olarak hatırlayamıyorum ama galiba birisiyle aramızda böyle bir konuşma geçmişti.”
-“O kişi size saklamanız için bir de fotoğrafını vermişti, değil mi?”
-“Evet, tabii ya. Şimdi iyice hatırladım, ama sen bunları nereden biliyorsun?”
-“1961 yılında sizi ziyaret eden kişi bendim de, o yüzden biliyorum.”
-“Sen mi? Ama bu nasıl olur? Ben bunun bir saçmalık, hatta bir delilik olduğunu düşünmüştüm; böyle bir şey gerçek olabilir mi?”
-“İnanınki oldu amcacığım. O fotoğrafı hala saklıyor musunuz?”
-“Evet, galiba fotoğraf albümlerinden birisinin içinde olması lazım. Oğlum, yukarıdan albümleri alıp getirir misin?”
Konuşmalara bir anlam veremeyen marketçi üst kattaki evlerine çıkarak albümleri alıp, tekrar markete döndü.
Yaklaşık yarım saat kadar albümleri karıştırdıktan sonra yaşlı adam 1961 yılında kendisine verilen fotoğrafı buldu; bir genç adama bir de fotoğrafa baktı. Evet, karşısında duran kişi oydu. 1961 yılında kendisine “1991’den geldiğini ve 29 yaşında olduğunu” söyleyen adam, aradan geçen 30 yıla rağmen nasıl olup da hiç yaşlanmadan otuz yıl önceki fiziksel görünümüyle ve hala 29 yaşında olarak karşısında durabiliyordu?
Genç adam, ihtiyar ve marketçi oğlunun şaşkın ve inanmaz bakışları arasında ;
-“Size deli olmadığımı söylemiştim” dedi.
Onların bir şeyler söylemesine fırsat vermeden marketten çıkarak yolun yukarısına doğru yürüdü. Az sonra tünelin önüne gelmişti. Upuzun, kapkaranlık bir koridor gibi duran tünel karşısındaydı işte.
Ve o duman da hala tünelin ortasındaydı. (05 ARALIK 2001)
SON
NOT : Bu öykü, “3 ncü Ömer SEYFETTİN Öykü Yarışması” için yazılmıştır.
Kocaeli'de Burak OKTAY'dan Karikatür Kursu


Karikatürist Burak OKTAY ve Kocaeli-Gölcük Sanat Galerisi nin işbirliğiyle düzenlenecek olan karikatür kursları için başvurular başladı.
Karikatür ve mizahı özellikle gençlere tanıtmak; yeni çizerleri ortaya çıkarmak amacıyla açılacak kursta birkaç farklı program söz konusu. Aralık ayında başlayacak derslerin ilki 7 Aralık 2009 Salı günü başlıyor. Çizerlik temellerinin öğretileceği derslerdeki faaliyetler eğitim boyunca http://www.komiksanat.com/ da fotoğraflar ile yer bulacak. Kurs bitiminde ise katılımcıların eserlerinden oluşan bir sergi Kocaeli de açılacaktır. Misafir çizerlerin de yer alacağı dersler ile ilgili her türlü yayın, kurs tarafından sağlanacak, programda yer alacak etkinlikler ise şöyle sıralanacaktır;Temel çizim çalışmaları Yüz İfadeleri. Karakter yaratma ve portre karikatürü. Temel hareketler. Hareketleri komikleştirme. Espri oluşturma. Konu ve fikir vurgulanması. Arka planlar. Binalar, evler ve doğa çizimleri. Hayvan ve nesne figürleri. Tek karede anlatım. Öykülü çizim. Bant oluşturmak ve anlatımı. Taramalar. İç mekân perspektifi. Dış mekân perspektifi. Diyalog, konuşma balonları. Yazısız anlatım. Konuya özgü çizgi ve anlatım tarzları. Espri bulma ve geliştirme. Çizgi karakterleriyle çocuk eğitimi 12 hafta boyunca 90 dk lık derslerden oluşan kursta kesinleşen programlar; Pazartesileri 10:00-11:30 / 14:00-15:30 / 16:00-17:30. Telplerin yoğunluğuna göre, yeni programlarda açılabilecektir. Başvuru için aşağıdaki formun doldurulması ya da bilgilerin aşağıdaki irtibat yollarından ulaştırılması gerekmektedir. Kontenjanlar sınırlıdır.
Ayrıntılı bilgi için Müracat : Gölcük Sanat Galerisi ve Gölcük Fen Bilimleri Dershanesi Tel : 0212 414 19 89 ---- 0544 424 28 46e-posta : burakoktay2@hotmail.comWeb : http://www.komiksanat.com/
27 Ekim 2009 Salı
Altan Erbulak'ın karikatür albümü etkinliği yapıldı...

Karikatürcüler Derneği'nin 40. yılı etkinlikleri kapsamında, çok yönlü sanatçımız, Türk karikatürünün ustalarından Altan Erbulak için hazırlanan karikatür albümü tanıtımı Karikatürcüler Derneği binasında düzenlenen bir kokteyl ile gerçekleşti...
24 Ekim 2009 Cumartesi günü gerçekleşen etkinliğe, çok sayıda karikatürcü üyenin yanısıra, Erbulak ailesi ve tiyatrocu dostları ile Türkiye Gazeteciler Cemiyeti eski başkanı Nail Güreli de katıldı...
Burak Oktay'ın Karikatür Sergisi 3 Kasım 2009'da


Karikatür Sergisi için ilk durak 03 Kasım'da. Kocaelili Karikatürist Burak OKTAY'ın "4 Yanlış 1 Doğruyu..." adlı karikatür sergisi ilk açılışını Kocaeli'de yapıyor. Öğrencilerin sınav, test, dershane, üniversite ve meslek gibi duvarların arasında gençliklerini ne denli yıprattıklarını mizahi bir dille içeren sergiye, bilhassa öğrecileri, velileri, öğretmenleri ve tabi ki tüm karikatür sevenleri bekliyoruz. 03 Kasım 2009 Salı 14.00'da bir kokteyl ile açılışı yapılacak olan sergi14 Kasım'a kadar ziyaret edilebilecek. Serginin 2 nci ayağı ise Bursa olacak. Serginin kendi şehirlerinde de açılmasını talep eden kurum ve kuruluşlar aşağıdaki irtibat bilgileriyle taleplerini bildirebilirler. Açılış : 03 Kasım 2009 Salı, Saat: 14.00, Yer : Gölcük Belediye Sanat Galerisi (1-2 Salon) (Kocaeli-Gölcük), Süre : 03 Kasım - 14 Kasım. İrtibat Bilgileri: Burak OKTAY, E-posta: burakoktay2@hotmail.com , Tel: 0544 424 28 46 - 0262 414 19 89, Web Site : http://www.komiksanat.com/
7 Ekim 2009 Çarşamba
2 Eylül 2009 Çarşamba
Türk Çizgi Romanında “Balıkesirli” imzası


Gölcük’ün Değirmendere semtinde yaşayan Balıkesirli karikatür ve çizgi roman sanatçısı Özgün Uysal, Türk Çizgi Romanının yetiştirdiği sayılı sanatçılardan yalnızca birisi.
Türk Çizgi Romanına emek veren Suat Yalaz, Sezgin Burak, Fikret Kol gibi sayılı çizerlerin arasında yer alan Balıkesirli sanatçı Özgün Uysal, Gölcük ilçemizin Değirmendere semtinde yaşıyor.
70’li yıllarda karikatür ve çizgi roman çizmeye başlayan Uysal, ilk çizgi romanını 1975 yılında T.Semuşkin’in “Merhaba Çukotka” isimli romanında yer alan bir eskimo öyküsünü fotografik tarzda resimleyerek amatör bir ruhla çizmiş. 1978 yılında çizdiği, nükleer savaş sonrası dünyayı anlatan “Geçmişten Gelen Adam” isimli çizgi romanını aynı yıl Hürriyet Gazetesi’nde “Gerçek Hayat Hikayeleri” isimli seriyi çizen Faruk Geç’e götürdüğünde, Geç bu çizgi romanı 16 yaşındaki bu gencin çizdiğine bir türlü inanamamış. Özgün Uysal, bir kez de Faruk Geç’in gözü önünde çizerek yeteneğini sergilemek durumunda kalmış.
Kadrosunda Semih Balcıoğlu, Zeki Beyner, Cafer Zorlu, Müjdat Gezen, Mahmut Karatoprak, Sunder Erdoğan, Yaşar Tosun gibi karikatür sanatçılarının yer aldığı Çivi Mizah Gazetesi’nin 1978 yılında yayın hayatına başlayarak Türk mizah dünyasına yeni bir soluk getirmesi, Özgün Uysal’ın çizgi romana bir süre ara vererek karikatür sanatına yönelmesine neden olmuş. Bir süre Çivi’deki usta çizerlerin yanında yetişerek çizgilerini geliştiren Uysal, 1978-1981 yılları arasında İstanbul’da Deniz Astsubay Okulu’nda okurken, bir yandan da hafta sonları bir reklam şirketinde reklam grafikerliği kursları almış.
Yılllarca askerlik mesleğiyle çizerliği birlikte yürüten ve 1984 yılına kadar karikatürleri bir çok gazete ve dergide yayınlandıktan sonra tekrar çizgi roman sektörüne dönüş yapan Uysal, 1984 yılında uzun soluklu bir çizgi roman çizmeye karar vermiş ve Albert Einstein’in İzafiyet Teorisi’ne dayanan, konusu 30 ncu yüzyılda geçen “Kaptan Mirza, Zaman Gezginleri” isimli ilk uzun soluklu çizgi romanını çizmiş. 1984 yılında Planet Evrende Zeki Hayat Dergisi’nde pilot çizgi roman olarak yayınlanan bu eseri, 1985-1987 yılları arasında üç ayrı macera halinde gazetelerde yayınlanmış.
“Hep Amerika’nın süper kahramanları var da, Türkiye’nin niye yok?” diye kağıt kaleme sarılan Uysal, 1987 yılında, özel kostümünün göğsünde Türk bayrağının sembolü “ay-yıldız”, maskesinin alın kısmında da Türkiye’nin sembolü “T” harfi olan ilk Türk süper kahramanı “Kaptan Ay-Yıldız”ı tasarlayarak çizmeye başlamış. Bu kahramanın çizimini 2009 yılında Emrah Çıldır isimli bir çizer Uysal’dan devralarak tekrar çizmeye başlamış.
70’li yıllarda karikatür ve çizgi roman çizmeye başlayan Uysal, ilk çizgi romanını 1975 yılında T.Semuşkin’in “Merhaba Çukotka” isimli romanında yer alan bir eskimo öyküsünü fotografik tarzda resimleyerek amatör bir ruhla çizmiş. 1978 yılında çizdiği, nükleer savaş sonrası dünyayı anlatan “Geçmişten Gelen Adam” isimli çizgi romanını aynı yıl Hürriyet Gazetesi’nde “Gerçek Hayat Hikayeleri” isimli seriyi çizen Faruk Geç’e götürdüğünde, Geç bu çizgi romanı 16 yaşındaki bu gencin çizdiğine bir türlü inanamamış. Özgün Uysal, bir kez de Faruk Geç’in gözü önünde çizerek yeteneğini sergilemek durumunda kalmış.
Kadrosunda Semih Balcıoğlu, Zeki Beyner, Cafer Zorlu, Müjdat Gezen, Mahmut Karatoprak, Sunder Erdoğan, Yaşar Tosun gibi karikatür sanatçılarının yer aldığı Çivi Mizah Gazetesi’nin 1978 yılında yayın hayatına başlayarak Türk mizah dünyasına yeni bir soluk getirmesi, Özgün Uysal’ın çizgi romana bir süre ara vererek karikatür sanatına yönelmesine neden olmuş. Bir süre Çivi’deki usta çizerlerin yanında yetişerek çizgilerini geliştiren Uysal, 1978-1981 yılları arasında İstanbul’da Deniz Astsubay Okulu’nda okurken, bir yandan da hafta sonları bir reklam şirketinde reklam grafikerliği kursları almış.
Yılllarca askerlik mesleğiyle çizerliği birlikte yürüten ve 1984 yılına kadar karikatürleri bir çok gazete ve dergide yayınlandıktan sonra tekrar çizgi roman sektörüne dönüş yapan Uysal, 1984 yılında uzun soluklu bir çizgi roman çizmeye karar vermiş ve Albert Einstein’in İzafiyet Teorisi’ne dayanan, konusu 30 ncu yüzyılda geçen “Kaptan Mirza, Zaman Gezginleri” isimli ilk uzun soluklu çizgi romanını çizmiş. 1984 yılında Planet Evrende Zeki Hayat Dergisi’nde pilot çizgi roman olarak yayınlanan bu eseri, 1985-1987 yılları arasında üç ayrı macera halinde gazetelerde yayınlanmış.
“Hep Amerika’nın süper kahramanları var da, Türkiye’nin niye yok?” diye kağıt kaleme sarılan Uysal, 1987 yılında, özel kostümünün göğsünde Türk bayrağının sembolü “ay-yıldız”, maskesinin alın kısmında da Türkiye’nin sembolü “T” harfi olan ilk Türk süper kahramanı “Kaptan Ay-Yıldız”ı tasarlayarak çizmeye başlamış. Bu kahramanın çizimini 2009 yılında Emrah Çıldır isimli bir çizer Uysal’dan devralarak tekrar çizmeye başlamış.
2004 yılına kadar karikatürleri ve çizgi romanları hem yurt içinde hem de yurt dışında (A.B.D., Almanya, Avustralya) yayınlanan Özgün Uysal’ın, aynı yıl T.S.K.lerinden emekli olduktan sonra çizmeye başladığı “Donanma Kaplanı” isimli çizgi romanı da Avustralya’da büyük ilgiyle karşılanmış. Fantastik Türk Sineması hayranı ve araştırmacısı olan Özgün Uysal, 60’lı yılların sonunda büyük ilgi gören Kilink (Killing) serisi filmlerin devamını yazarak, 2008 yılında “Kilink Uçan Adama Karşı-2, Efsane Geri Döndü” isimli bir çalışmasıyla tekrar çizgi roman sektörüne geri dönüş yapmış.
Günümüzde, A.B.D.’den yayın yapan “Question Jar” isimli sitenin lisanslı çizerliğini yapan Özgün Uysal, mütevazi yaşantısını Gölcük Değirmendere’de devam ettirmekte.
Günümüzde, A.B.D.’den yayın yapan “Question Jar” isimli sitenin lisanslı çizerliğini yapan Özgün Uysal, mütevazi yaşantısını Gölcük Değirmendere’de devam ettirmekte.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
DENİZ ASTSUBAY OKULLARI ÖĞRENCİLERİ, 43 YILDAN BERİ BENİM TASARIMIM OLAN ŞAPKA KOKARTINI KULLANMAKTALAR
Tüm kuvvetlere ait askeri öğrencilerin şapka kokartlarında Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil eden ve yukarı doğru baktığı için bağımsız bir...
-
Tüm kuvvetlere ait askeri öğrencilerin şapka kokartlarında Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil eden ve yukarı doğru baktığı için bağımsız bir...
